Fair Play’den Unfair Play’e: Deloitte Money League Avrupa Futbolunda Hangi Düzeni Meşrulaştırıyor?
Tuğrul AKŞAR- 29 Ocak 2026 Deloitte her yıl olduğu gibi bu sene de (Ocak 2026'da) Avrupa’nın en zengin 20 kulübünü kapsayan Para Ligi raporunu yayınladı.
“Bahis, Para ve Suskunluk: Türk Futbolunda Amatörlüğün Büyük Yalanı”
Prof.Dr.Ahmet Talimciler- 30 Ocak 2026 Amatörlüğün profesyonellik olarak algılandığı yerde, amatör futbol kulüplerinin profesyonel kulüpler gibi para harcadığı ortamlarda bahis denilen illetin hiçbir düzenleme olmadan dolaşıma sokulması kadar durumun normalleştirilmesi de olağandır.
Türk Futbolu ve Almanya: Yıllara Dayanan, Derinliği Olan Bir Hikâye
Dr. Tolga Genç- 29 Ocak 2026 Bu yazı, Economic Ideas Across Borders: A History of German Influence on Turkish Economics adlı kitabın “Building Bridges Through Football: Migration, Identity, and German Influence in Turkish Football” başlıklı bölümünden hareketle hazırlanmış bir özet, değerlendirme ve yorum metnidir. İçerik, ilgili bölümün temel temalarını açıklamak ve tartışmak amacıyla kurgulanmıştır.
Kural Uygun Ama Adil mi? (Finansal Fair Play üzerine Bir Değerlendirme)
Recep Cengiz- 27 Ocak 2026 Bu çalışma, futbolun kurumsal yapısında ahlak, etik ve fair play kavramlarının finansal fair play anlayışıyla olan bütüncül ilişkisini incelemektedir.
Müslüm Gülhan - 25 Ocak 2026 Kötülüğüm örgütlenmesi; sadece fanatik öfkelerden değil, aksine bilerek, isteyerek, düşünerek, yalnızca kendi küçük çıkarlarını korumaya çalışan insanlarda hücre evi haline alır.
Bugün karşılaştığımız kötülüklerin tamamı tam olarak böyledir. Yüksek yoğunluklu bir kabulleniş gencecik pırıl pırıl çocukların öldürülmesine kadar bu hiyerarşik kurgudan ibarettir. Düşüncenin kamusal sorumluluktan çekilmesi onu normalleştirdi.
Toplumsal sorumluluğun bireysel bilinçle başlamasının dayanağı; etik kodları kabullenmek ve o derinliği öznelleştirerek tepkiyi örgütleyerek, kurumsallaştırmaktır.
Toplumsal yapılar içindeki tepkilerin yansıması spor kulüpleri dâhil hücresel olarak birbirine bağlı reaksiyon içinde olur. Bir kulübün kurumsal anlamda korunması ve değişimlere ayak uyduracak şekilde yenilenmesi-dönüşümü, ancak düşünen ve sorumluluk alan üyelerle mümkün olur.
Ama, son 24 senede toplumu etkisi altına alan çıkara dayalı tüketim mekanizması, sürecin içinde olma baskısı başta BJK olmak üzere tüm kulüpleri de kilitledi. Siyasi kurgunun kulüpleri kendine bağımlı hale getirmesi, karar mekanizmasının özgürlüğünü elinden aldığı gibi; kulübü yalnızlaştırdı. Bunun yansıması olarak, politik beklentilere cevap vermek için seçilen yönetimlerin gerçek sorumluluk alanlarını kaybederek kulübe taşınması zor bir yük haline geldiler.
Sorunun temeline indiğimizde ise tablo daha da netleşir: Kulübe karşı kayıtsızlığı normatif hale getiren bir eşgüdüm anlayışının egemenliği mutlu bir azınlığın kontrolüne geçmesidir.
Sürekli kar-fayda içeriği belli olmayan bir ticari kurgunun içinde kalarak borçlanma sebebiyle kriz çıkartma dürtüsü, ahlaki olarak tartışılmadığı için; tepki eşiği düşük kaldı. Olan biten sıradanlaşır. İşte bu noktada siyaset, yönetim, medya, aynı iklimin parçası haline geldi. Kimse böyle bir kurguyu tek başına yapamaz. Genel kurul ise tüm bu oluşumun sorumluluk anlamında her parçasının içinde kaldı.
Kulübü korumaya yönelik tüm tepkilere karşı yönelen adaletsizliği görmezden gelme alışkanlığı, otoriterliğin önünü açtı ve güven alanını kaybetti. AdaletsizliğinBeşiktaş’ı koruyan kişilere yöneldiği anlarda susmak ise, hukuksuzluğu meşrulaştıran bir kabule dönüştü. Tarih ise bu sessizliğin yalnızca yönünü değil, verdiği zararın genişliğini de illaki yazacaktır.
Nasıl, ‘Beşiktaş Kültür Kodlarını’ ve ‘Beşiktaş Kültürel Derinliğini’ hâlâ koruma reflekslerini gösteren bir içeriğin koruyucu bir kalkan olmasına yönelik hikâyeler var ise, bu da o tarih içinde yerini alacaktır.
Serdar Bilgili tarafından ortaya atılan ‘artık rekabet edebilmek için para harcayacağız’ mottosu, bugüne gelinen noktanın başlama vuruşudur.
Demirören’in ‘Gerekirse altyapıyı kapatırız’ stratejisi, Portekiz çetesini -Mendes önderliğinde- kulübün içine sokarak, transferler üzerinden büyük bir kaynak transferinin de başlangıcı oldu.
Fulya Projesi, kulübün tüm geleceğinin kurtulacağını sandığımız Süleyman Seba mirasının ipotek altına alınmasının hikâyesidir. Kulübe verilen zararların sonuçlarının süreklilik arz ederek bugüne kadar çözümsüzlük içinde bırakılarak getirilmesi, hâlâ bilinmeyen ek anlaşmalar, hâlâ bilinmeyen içeriklerle ortada bırakılan (!) Şan Öktem tesisi ile devam ediyor. Bunların hepsi Yıldırım Demirören heybesindedir.
Siyasetin kulüpler içindeki muhalefeti pasivize etme politikasının uygulaması, kulüp dizaynlarını bir talep olarak ortaya koyarken, Dolmabahçe Stadı’nın -Anıtlar Kurulu dahil- ne kadar kurul varsa hiçbirinin yasal talepleri dikkate alınmayarak yıkılması ve tribünlerin yeniden oturtulması; artık kulübün siyasetle iş birliğini beyan etme anlamına geldi ki bu politikaları Fikret Orman hiç çekinmeden uyguladı.
Ve paralı başkan geldi… Ahmet Nur Çebi için söylenen slogan buydu. Artık Beşiktaş’ın para sorunu olmayacağı üzerineydi ki futbol ile olan çelişkileri kulübü menajerler ile yönetme zorunluluğu ile borç sarmalına yeni halkalar ekledi. Paralı başkan parasız, pulsuz borcu katlanmış kulüp bıraktı.
Sözde devrimci Hasan Arat dönemi başladı…
Ne vereceği belli olmayan tartışmalı isimlere verilen anormal paralar ile 9 ayda 6 milyar TL borç ve ardından istifa… Bu kadar kısa ve öz dönem tanımı.
Buraya kadar olan başkanların kulübe verdikleri mali zarar, kendi dönemlerindeki kur üzerinden 704 milyon 735 bin avrodur.
Muhalefetteki söylemleri ile iktidardaki söylemlerinin çelişkisi üzerinden kulübe başkan seçilen Serdal Adalı…
Kulübün borçlarından kurtulacağına dair söylemler ile 3000 kişi ile yapılan Dikilitaş Projesi onayını alması neticesinde, projenin paydaşı olan kulüp, birden rezerv alan içinde kaldı. Dikilitaş’taki Beşiktaş’ın tesisleri bu alan içindeyken, aldığı onayın bu proje için bir dayanağı boşa düşmüşken, Şan Öktem ve Hakkı Yeten tesislerinin geleceğini düşünmenin kaygısı ortaya çıkmıştır.
Beşiktaş’ın borcu, Mayıs 2025 ile Ağustos 2025 arasında-sadece 3 ayda 5 milyar TL artarak, 22 milyar 531 milyon 664 bin 293 lira oldu.
Suçu Değil, Potansiyeli Görmek
Doç. Dr. Recep Cengiz - 25 Ocak 2026
Yanlış yerde kullanılan yetenek suç üretir; doğru spor branşına taşınan aynı yetenek ise başarı ve umut yaratır.
Gençleri suçtan uzak tutmanın yolu yalnızca cezalandırmadan değil, doğru rol modeller ve yönlendirici sosyal politikalardan geçmektedir.
Suç ve ceza çoğu zaman karanlık bir çerçeve içinde ele alınır. Suça bulaşmış gençler denildiğinde akla önce istatistikler, mahkeme dosyaları ve sabıka kayıtları gelir. Oysa bu hikâyelerin içinde çoğu zaman gözden kaçan başka bir gerçek vardır: Yetenek. Yanlış yerde, yanlış zamanda ve yanlış amaçla sergilenen bir performans.
Bir an için olay yerinden büyük bir ustalıkla uzaklaşan motosikletli bir genci suçlu kimliğinden ayırıp düşünelim. Hız algısı, refleksleri ve denge yeteneğiyle bir pistte yarışsa ne olurdu? Elindeki kesici aleti ustalıkla kullanan bir genç neden bir eskrimci olamasın? Karşısındakini tek yumrukta yere seren biri boks ringinde, havada uçarak tekme atan bir genç taekwondo minderinde, iyi nişan alan biri atıcılık branşında, tekme tokat dövüşen biri kick boks arenasında neden yer almasın? Bu ihtimaller neden neredeyse hiç konuşulmuyor?
Gençlerin sergilediği fiziksel beceri, risk alma eğilimi, güç kullanımı ve refleks yeteneği çoğu zaman yanlış bağlamlarda ortaya çıkmaktadır. Oysa suç esnasında gözlenen bu performans unsurları, uygun spor branşlarına yönlendirildiğinde disiplin, başarı ve toplumsal fayda üretebilecek niteliktedir. Aynı yetenek, yanlış sahada suç üretirken doğru sahada sporcu üretmektedir. Buradaki temel fark, yönlendirme ve sistemli destek eksikliğidir.
Bu süreci derinleştiren önemli faktörlerden biri de medyada sunulan rol modellerdir. Özellikle son yıllarda yaygınlaşan mafya ve suç temalı diziler; şiddeti, yasa dışı gücü ve suçtan beslenen bir “başarı” algısını normalleştirmekte, gençler için sorunlu bir özendirme alanı yaratmaktadır. Bu yapımlarda suç figürleri çoğu zaman güçlü, saygı gören ve korkulan karakterler olarak sunulurken; emeğin, disiplinin ve meşru başarının temsilcileri geri planda kalmaktadır. Rol model arayışındaki gençler için bu anlatılar, suçu bir çıkış yolu gibi gösterebilmektedir.
Medyada üretilen bu sorunlu rol model alanının sahadaki karşılığı ise ne yazık ki giderek daha ağır bedellerle ortaya çıkmaktadır. Son dönemde kamuoyuna yansıyan olaylar, gençler arasındaki şiddetin ne denli sıradanlaştığını acı biçimde göstermektedir. Henüz 17 yaşındaki bir gencin, 15 yaşındaki başka bir genç tarafından yalnızca “yan bakma” gerekçesiyle bıçaklanarak öldürülmesi; ardından yaşamını yitiren gencin annesinin yine yaşları küçük kişiler tarafından telefonla tehdit edilmesi, şiddetin bireysel bir öfke patlaması olmaktan çıkıp öğrenilen ve tekrarlanan bir davranış biçimine dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Gücün, korkutmanın ve şiddetin meşrulaştırıldığı anlatılarla büyüyen gençler için bu davranışlar istisna değil, giderek normalleşen bir tutum hâline gelmektedir.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2024 verilerine göre, çocukların karıştığı olay sayısı bir önceki yıla kıyasla yaklaşık %9,8 artarak 612.651’e ulaşmıştır. Aynı yıl suça sürüklenen 202.785 çocuk kaydedilmiştir. Beş yıllık dönem incelendiğinde, suça sürüklenen çocuk sayısının önemli ölçüde arttığı; 2020–2024 yılları arasında yaklaşık %80,8’lik bir yükseliş gösterdiği görülmektedir. Ayrıca 2024 yılında yasa dışı eylemlerle ilişkilendirilen çocukların büyük çoğunluğunu 15–17 yaş grubundaki gençler oluşturmuş; suç türleri arasında fiziki saldırı, hırsızlık ve uyuşturucu bağlantılı ihlaller öne çıkmıştır. Bu eğilim, çocuk ve genç nüfusun güvenlik birimleriyle temas eden vaka sayısının her yıl yüksek seviyelerde seyretmesiyle birlikte değerlendirildiğinde, suça sürüklenme, mağduriyet ve tekrar eden vakaların ciddi bir toplumsal sorun haline geldiğini ortaya koymaktadır.
Bu nedenle spor, artık bir tercih ya da ikincil bir sosyal faaliyet değil; gençler arasındaki şiddeti, rol model boşluğunu ve suça sürüklenmeyi önlemek için gecikmeden hayata geçirilmesi gereken acil bir kamu politikasıdır.
Bu noktada spor, yalnızca fiziksel bir etkinlik değil; gençlere alternatif bir kimlik, aidiyet ve meşru güç alanı sunan stratejik bir araç olarak değerlendirilmelidir. Başarılı sporcuların kamusal alanda daha görünür hâle gelmesi, suç figürlerinin yerini alabilecek güçlü ve sağlıklı rol modeller yaratacaktır. Bir gencin “güçlü olmak” kavramını mafya karakterleri üzerinden değil, spor ahlakı, emek ve disiplin üzerinden tanımlaması uzun vadeli bir toplumsal kazanımdır.
Toplum olarak çoğu zaman sonucu yargılıyor, süreci göz ardı ediyoruz. Oysa suç işlerken ortaya konan refleks, cesaret, güç, koordinasyon ve disiplin; doğru yönlendirilmediğinde suç, doğru yönlendirildiğinde sporcu üretir. Değişen şey yetenek değil, yalnızca sahnedir.
Bu yaklaşımın somut politik karşılığı ise sporun erken ve kapsayıcı biçimde devreye sokulmasıdır. Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından Milli Eğitim Bakanlığı ile birlikte hayata geçirilen “Türkiye Sportif Yetenek Taraması ve Spora Yönlendirme Projesi”nin örgün eğitim içindeki gençlerle sınırlı kalmaması; suça bulaşmış gençleri, sokakta yaşayan çocukları ve eğitimden kopmuş ancak çalışan gençleri de kapsayacak şekilde genişletilmesi önemlidir.
Unutulmamalıdır ki suçla mücadelede en etkili yöntemlerden biri, suçtan önce müdahaledir. Doğru rol modellerle desteklenen, yeteneği keşfedilen ve spor yoluyla disiplin kazanan gençler için suç bir kader olmaktan çıkar. Spor, bu anlamda yalnızca madalya üreten bir alan değil; toplumsal dönüşümün stratejik araçlarından biridir.
Federasyonlar ve spor kulüpleriyle kurulacak kurumsal iş birlikleri sayesinde bu gençler sistemin dışına itilen bireyler olmaktan çıkarılarak, spor yoluyla topluma yeniden kazandırılabilir.
Sonuç olarak, gençlerin bedensel, zihinsel ve ahlaki gelişimini bir bütün olarak ele alan bu yaklaşım, tarihsel ve düşünsel temellerini de sağlam referanslara dayandırmaktadır. Romalı şair Juvenal’in “Orandum est ut sit mens sana in corpore sano” ifadesiyle ortaya koyduğu beden–zihin bütünlüğü anlayışı, Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” ilkesiyle modern Türkiye’nin eğitim ve gençlik politikalarına taşınmıştır. Atatürk’ün sporu yalnızca fiziksel bir faaliyet olarak değil, karakter, disiplin ve ahlak geliştiren bir araç olarak değerlendirmesi; günümüzde sporun suç önleyici ve toplumsal dönüştürücü rolüne ilişkin tartışmalara da güçlü bir teorik zemin sunmaktadır. Bu perspektiften bakıldığında spor, gençleri şiddet kültüründen uzaklaştıran, doğru rol modellerle buluşturan ve toplumsal bütünleşmeyi güçlendiren stratejik bir kamu politikası aracı olarak değerlendirilmelidir.
Gençlere mafya karakterlerini değil, sporun emeğe dayalı gerçek kahramanlarını rol model olarak sunmak; suçu azaltmanın en kalıcı yollarından biridir. Çünkü bir genci suçtan kurtarmak bazen bir mahkeme kararıyla değil, doğru sahaya atılmış ilk adımla mümkündür.