x
5 Ağustos 2019- Beinsports ile süren yayın krizi, Kulüplerin 500 Milyon TL eksik ödemeyi kabul etmesiyle, uzlaşmayla sonuçlandı. 12 Temmuz 2019- 2019 FIFA Kadınlar Dünya Kupası'nda Hollanda'yı 2-0 mağlup eden ABD Kadın Milli Takımı, dördüncü kez dünyanın en büyüğü olmayı başardı. 3 Temmuz 2019- Fikret Orman: Türkiye’de Finansal Bir Kriz Var. Kulüplerin giderleri büyük oranda dövizle.  Kulüplerin Daralması Lazım! 12 Haziran 2019- A Milli Takımımız Euro 2020 grup maçında İzlanda deplasmanında rakibine 2-1 yenildi. 3 Haziran 2019- UEFA Şampiyonlar Ligi  2018-19 sezonu finalinde Tottenham’ı 2-0 yenen Liverpool şampiyon oldu. Liverpool bu şampiyonlukla, Şampiyon Kulüpler Kupası ve Şampiyonlar Ligi olmak üzere 6 kez mutlu sona ulaştı. 3 Haziran 2019- Ankara’da yapılan Türkiye Futbol Federasyonu Olağan Seçimli Genel Kurul Toplantısında, Nihat Özdemir, 174 oy alarak TFF başkanlığına seçildi. 31 Mayıs 2019- UEFA Avrupa Ligi finalinde Arsenal'i 4-1 yenen Chelsea 2018-2019 sezonunun şampiyonu oldu. 31 Mayıs 2019- Abalı Denizlispor, Gençlerbirliği ve Gazişehir Futbol Kulübü 2019-20 sezonunda Süper Lig'de mücadele edecek. 27 Mayıs 2019- Süper Lig 2018-19 sezonunda tamamlanan maçlar sonrasında Bursaspor, Akhisarspor ve Erzurumspor küme düştü. 27 Mayıs 2019- Türkiye Futbol Federasyonu, Spor Toto Süper Lig'in 2019-20 sezonunun  16, 17, 18 ve 19 Ağustos 2019 tarihlerinde oynanacak maçlarla başlayacağını, 17 Mayıs 2020'de de sezonun sona ereceğini açıkladı.&n...
Hata
  • JUser::_load: Unable to load user with id: 62
Buradasınız >> Ana Sayfa Haberler & Makaleler Yönetim Diğer Yazarlar Futbolda Kurumsal Yönetim Ve Denetim

Futbolda Kurumsal Yönetim Ve Denetim

6 Ekim 2011-

Futbolda kurumsal Yönetim ve denetim her geçen gün giderek önemini artırıyor. Yüzmilyonluk bütçeleri yönetir duruma gelen futbol kulüplerinde, parasal gelirler çok hızlı bir şekilde artraken, buna karşın kurumsal yetersizlikler de her geçen gün daha fazla ön plana çıkmaya başlıyor.

 Kurumsal yönetim ve yönetişimin yetersiz olduğu ya da kurumsal yönetimin egemen örgüt modeli haline getirilemediği kurumlarda riskleri yönetmek çoğu zaman mümkün olamamaktadır. Özellikle futbol kulüplerinde yüz milyon dolarlara ulaşan assetlerin yönetiminde kurumsal yönetim zaafiyeti, son zamanlarda yaşadığımız skandal olaylara neden olabilmekte, kulüpler gerek piyasa, gerek takım değeri gerekse sportif ve mali anlamda çok önemli kayıplara uğramaktalar. 23 Mayıs 2008'te işte bu konuların enine boyuna tartışıldığı, Türk futbol kulüplerinin yönetim ve denetimine ışık tutabilecek çok önemli bir yuvarlak masa toplantısını sizlerle paylaşıyoruz.  

TİDE: Türkiye İç Denetim Enstitüsü

AYSBERG YUVARLAK MASA TOPLANTISI

 

Tarih: 23 Mayıs 2008

Moderatör: Dr. Cüneyt Sezgin Garanti Bankası Yönetim Kurulu ve Denetim Komitesi üyesi

Katılımcılar:

Deloitte Türkiye Yönetim Kurulu Danışmanı Ali Kamil Uzun,

Gazeteci (Milliyet) Atilla Gökçe

Deloitte Türkiye Spor Endüstrisi Lideri Burç Seven,

Futbol Ekonomisti Tuğrul Akşar,

Doç.Dr. Kutlu Merih, Beykent Üniversitesi Öğretim Üyesi

Osman Kaya,

Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Aylin Seçkin

 

Dr.Cüneyt Sezgin:

Tide Dergisinin 22. Bahar sayısının Aysberg Yuvarlak Masa toplantısında konumuz Futbolda Kurumsal Yönetim ve Denetim. Konu başlıklarımızı kısaca anlatmak gerekirse bunlar hep futboldan. Türkiye’de futbolda kurumsallaşmanın neresindeyiz? Nerelerde gelişmeye ihtiyaç var? Birinci başlığımız bu olacak. İkincisi: Bu bir iç denetim dergisi olduğu için -takdir edersiniz ki kurumsal yönetimin de çok önemli bir parçası olduğu için- denetime özellikle vurgu yapacağız. Denetim bu sürecin neresindedir? Denetim derken tabii iç ve dış denetim var, kamu denetimi var. Çok boyutlu bir konu. Bir de gelecekte  kurumsallaşmanın daha iyiye gitmesi için nasıl bir yapılanma, model; bu nasıl yapılanma derken yalnızca kurum içini kastetmiyorum. Bu federasyon boyutu olabilir, kamunun gözetimi ve denetimi olabilir, dernekler olabilir, kanun yapıcının yetki alanı dâhilindeki konular olabilir. Dolayısıyla bu başlıklar olacak. Dördüncü ve son turumuzu da, serbest söz hakkı ve gündeme getirmek istediğiniz konular varsa onlara ayıracağız. Bugün birbirinden değerli katılımcılarımız var. Futbolda kurumsallaşmanın neresindeyiz ve neler yapılmalı, nasıl gelişme sağlanmalı; bu süreçte denetim nasıl daha iyileştirici rol oynayabilir, nasıl katkı sağlayabilir bu konulara değinecekler. Futbolda kurumsallaşma ihtiyacıyla ilgi çok kısa birkaç kelime etmek gerekirse bildiğiniz gibi gerçekten geçmiş yüzyılın en önemli sosyal aktivitesi olan futbol, bu yüzyılda da aynı önemini koruyor. Belki daha da ileri gidecek ve giderek hepimizin gözlemlediği gibi futbol bir oyun olmaktan, eğlence sektörü olmaktan çıkıp çok daha büyük bir sektör olmaya başladı. Ancak futbolun kendi doğasından gelen riskin ve ulaştığı bu boyutların paralelinde olmayan bir yönetsel yapıyla karşı karşıyayız. Sadece Türkiye’de değil aslında Avrupa’da da bu değişim dönemi tam olarak oturmadığından bir tarafta sosyal ve sportif boyutu olan bir olayda, bir taraftan da ciddi rakamlar dönmekte. Ancak kulüplerin bunu idare etmekte zorlandığını görüyoruz. Örneğin son yapılan bir çalışmaya göre birinci ligde şirketleşmenin en yoğun olduğu İngiltere liginde futboldan para kazanabilen kulüp sayısı sadece beş. Diğer kulüpler bunlardan bir nevi zarar ediyor. Türkiye’ye baktığımızda da gerçekten futboldan para kazanılıyor mu? Yatırılan paraların bir geri dönüşü oluyor mu? Paralar olması gerektiği kadar iyi idare ediliyor mu? Bu konularda ciddi kuşkularımız var. Ama futbol sadece kulüpleri değil, çok geniş kitleleri etkileyen bir olgu ülkemizde. O nedenle çok ciddi, kendi içinde sektörel anlamda düzenlemelere ihtiyacı olduğu konusunda da mutabıkız.

 

Bugün yuvarlak masa toplantısında da ele alacağımız konu aslında bu yönde Türkiye bazlı. Ama tabii yurt dışında ne gibi adımlar atılabilir? Nasıl iyileştirme sağlanabilir? Bunu irdeleyeceğiz. Osman Bey, dilerseniz sizinle başlayalım.

 

Osman Kaya:

Öncelikle böyle bir toplantıya davet ettiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Masada bulunanlarla bu konuyu konuşmaktan zevk alacağım. Dilerim konuşmalarım yarar sağlar.

 

Kurumsallaşma, ticari, ekonomik her türlü başlığın altında yapılan bütün çalışmalarda bence insan unsurunu unutmadan düşünmeden örgütlenmesini ve kurumsallaşması gerektiğini düşünüyorum. İnsan unsuru dediğimiz zaman da insanın geneline şamil, faydalananların tümüne şamil bir insan odaklı ya da bir grup odaklı değil de tümüne şamil olarak düşünmesi gerektiğine inanıyorum. Ülkemizde kurumsallaşma Cumhuriyet döneminde birçok konuda oldu. Özellikle özel sektör, devlet yapısından daha fazla kurumsallaştı bana göre. Futbol ve benzeri eğlence sektörü ise tamamen kâr odaklı, ihtiyaçlar doğrultusunda ve o dönemin konjonktürel yapısı içinde gerçekleşti. Futbol, diğer spor dallarında olduğu gibi amatörce oynanabilir. Ancak son zamanlarda amatörlükle profesyonelliği çok kesin ayıracak belki artık bir piramidi ele almak lazım. Bunu zaman zaman bazı meclisler de dile getiriyorlar. Piramidin en üstüne belki bir UEFA’yı düşündüğümüzde altına doğru da yararlananları, seyirciyi, temaşa edenlerin tümünü düşündüğümüzde tarafların tümünü ilgilendirecek ve tümünün yararına olacak bir organizasyonun gerekliliğine inanıyorum. 2’ncisi ise futbola artık sosyal branşların; ekonominin, finansmanın dahil olmasının dikkate alınmasının ve yönetim erkine sahip olan kişilerin de, nasıl bir bankaya yönetici seçerken yöneticiliğin tüm kriterlerini dikkate alıyorsak artık futbol kulüplerinin de başına birini seçerken bu yöneticilik kapasitesinin dikkate alması gerektiğini düşünüyorum. Yani burada üç unsuru dile getirmeye çalıştım. Birincisi: İnsanı iç odaktan çıkarmamak gerektiğine inanıyorum. Kurumsallaşmada mutlak suretle ilimsel yaklaşımın gerekli olduğuna inanıyorum. Ama daha çok kurumsallaşma denildiği zaman da ülkemizde bütün dernekler bildiğiniz gibi dernek çatısı altında daha sonra halka açılmalarla iktisadi işletmelerle desteklendiğini düşünüyoruz. Çünkü hepsinin yasal çerçevede olması gerekiyor. Ekonomik açılımlar oldukça futbol diğer alanlarla çakışmaya başladıktan sonra dernekler yasasının yetmediğini görüyoruz. Dolayısıyla batıdaki örneklerle karşılaştırdığımızda farkın şirketleşme olduğunu görüyoruz. O bakımdan ülkemizin genel yapısına uygun bir kurumsallaşma yapısının tercih edilmesi konusunda sanıyorum bu saatten sonra yapılacak şey yok denecektir ama ben dernekler yasasının futbolu da dikkate alan belki de futbola özgü bir dernekler yasasının çıkarılmasından yanayım. Fakat dernek yasası itibariyle baktığımızda dernekler içindeki örgütlenmede eğer fayda analizi yapılmıyorsa, üretmek için değil olmak için geliniyorsa, amatörle profesyoneli objektif ve sübjektif ayrımını yapabilen yöneticilerle donatmazsak futbolu başka niyetlerin, başka egosantrik düşüncelerin akarsuyuna kaptırırız. Ve bugüne kadar olduğu gibi gider. Derneklerin bir de tabii kurumsal yapıların yaşlarına bakmak lazım. Birkaç yıllığına bir kurumsal yapı oluşturabilirsiniz; amaç, hedef tayin edebilirsiniz ama bugün ülkemizdeki kulüplerin 100 yıllık olduğunu düşündüğümüzde bundan 10 sene önce düşünülen planlanan bir modelin bugünlerde işe yaramadığını görmek mümkün. Toparlamak gerekirse insan unsurunun odağından çıkmadan, dünyadaki paralelliği kaçırmadan, örgütlenmeye dikkat edilmesi gerektiğini söylemek isterim.

 

Dr.Cüneyt Sezgin: Burç Bey, dilerseniz sizinle devam edelim.  Yine Futbol açısında Türkiye’de kurumsallaşmanın neresindeyiz? Bu açıdan görüşlerinizi alalım.  

 

Burç Seven: Osman Bey’e katılıyorum ve bir yandan da kaldığı yerden devam etmek isterim. Şu anda Türkiye’de kulüpler ve dernekler yasasının bir noktada ihtiyaçları karşılamadığı bir gerçek. Cüneyt Bey, siz de giriş konuşmanızda bahsetmiştiniz; geçmişte oyun olarak başlayan futbolun ciddi bir endüstri olduğu da göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek. Şu anda dernekler yasasına bağlı bir şekilde faaliyetlerini yürütüyor. Fakat geçmiş alışkanlıklar hep bunun bir oyun, bir spor olgusuna dayandığı için yönetim anlayışları da bu şekilde devam ediyor. Kurumsallaşma anlamında baktığımızda futbol kulüplerinde, mutlaka bir otoriteye yönetmeliğe bağlı olması gerektiğini düşünüyorum ben. Şu anda baktığımızda Türkiye’de bir yönetmeliğe bağlı sadece dört büyük kulübümüzün halka açık şirketleri var. Bu halka açık şirketler, evet Sermaye Piyasası Kuruluna bağlı fakat kulübün toplam faaliyetleri açısından baktığımızda çok küçük bir kısmını oluşturuyor. Beşiktaş modelini hariç tutuyorum. Çok daha kapsamlı biçimde halka açılmış durumda.

Dolayısıyla baktığımızda burada iki şey olabilir: Bir tanesi yine Osman Bey’in dediği gibi dernekler yasasında değişiklik ya da şu anda Türkiye Futbol Federasyonu’nun uygulamaya çalıştığı lisans kriterleri ön plana çıkıyor. TFF bunu dört yıldır pilot olarak uyguluyor. Fakat 2008-2009 sezonundan itibaren tüm Turkcell süper ligdeki takımların ulusal ve uluslararası müsabakalara katılabilmesi için -tabii UEFA kriterleri Türkiyeleştirildi biraz- dernekler yasasının değişmesi, pek beklenen bir olay değil ama bu UEFA kriterleri kapsamında, kulüplerin önümüzdeki birkaç yıl içinde belki beklenen seviyede değil ama şu andan daha kurumsal bir seviyeye geleceğine inanıyorum açıkçası.

 

Dr.Cüneyt Sezgin: Tuğrul Bey, sizinle devam edelim. Sizce, kurumsallaşmanın nerelerde gerçekleşmesi lazım? Biraz onlardan bahsedersek veya nereye gidecek.  Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Tuğrul Akşar: Öncelikle bu toplantıdan sadece Türk futbolu ile ilgili değil, aynı zamanda  küresel futbola katkı sağlayacak görüşlerin de çıkamasını ümid ediyorum.  Bu tür toplantıların etki ve tepkisi beklenildiği kadar hızlı olmayabiliyor. Bu bağlamda bu toplantı gibi her girişimi suya atılan bir taş; buradan çıkan fikirleri de etrafa yayılan dalgalar olarak görüyorum. Zira Bunlar Türk futbolu için çok önemli. Bugün biz, Türk futbolunu ne yazık ki endüstrileşmeden nitelik ve nicelik anlamında gerekli payı alamadığını düşünen bir yapıya sahibiz. Özellikle 90’lı yılların başından itibaren, futbolun giderek ticarileşip ardından endüstriyel bir karaktere bürünmesi futbol kulüplerini artık sportif bir organizasyondan ekonomik bir organizasyona doğru yönlendirdi. Dolayısıyla bugün ekonomik aynı zamanda sportif bazlı organizasyonlara ben artık eko-sport örgütlenmeler diyorum. Bunlar artık geçmişteki gibi sadece çok cüzi bir bütçeyle değil yüz milyonları aşan bütçelere ulaşmış durumdadırlar. Çok önemli gelirler yaratıyorlar, ekonomiye çok önemli katkıları var. Günümüzde futbolun yeryüzünde yaratmış olduğu toplam gelir 225 milyar dolara ulaşıyor ki; bu çok önemli bir rakam. Üstelik bugün Türkiye’nin milli gelirinin 500 milyar dolara yaklaştığını varsayarsak futbol sektörünün yeryüzünde yaratmış olduğu genel katma değerin büyüklüğü daha iyi ortaya çıkıyor.Tabii futbol kulüplerinin giderek endüstriyel bir karaktere bürünmesi, futbol kulüplerinin yapılanmamasının ciddi ölçüde sorgulanmasını beraberinde getirdi. Çünkü konvansiyonel yapıyla, futbol kulüplerini artık eski yöntemle yönetmek ve yönlendirmek mümkün değil. Bugün futbol konuşmacıların da belirttiği gibi boşa geçen zamanı değerlendirme ya da vücudu disipline etme aracı olmaktan çok gerçek anlamda “iş” olsun diye oynanıyor. Yani futbol bugün “iş” olmuştur. Tam anlamıyla bir Show Bussinese dönüşmüştür. Endüstri olmuştur. Bugün, Avrupalı bu endüstrinin gereklerini yerine getirecek özellikleri kavramış, algılamış ve buna göre kendi futbol yapılanmasını, başta futbol otoritesi olarak bu süreci başlatmıştır. Kulüplerde özellikle İngiltere örneğini baz aldığımız zaman, kulüpler şirket şeklinde kurulmak zorundadır. Bütün bunlar, futbolun pastadan pay almasına, finansal olarak giderlerin karşılanmasına yönelik gelirlerin yaratılmasını amaçlanmıştır. Futbolun lokal bir organizasyondan küresel bir organizasyona doğru yönelmesi, futbol kulüplerinin gelirlerinin yüz milyon dolarları aşması, futbolun içsel dinamiklerinin değişmesi, kendi içindeki dengesizlikleri dikkate aldığımızda, futbolun artık kolay ve rahat yönetilebilir bir olgu olmadığını görüyoruz.  Ben, futbolun yalnız ülkemizde değil, yeryüzünde de çok önemli problemleri olduğunu düşünüyorum. Bu aynı zamanda lokal anlamda bazı farklılıklar göstermekle birlikte futbolun kendi içindeki paradokslar zaten bu olumsuzlukların ve dengesizliklerin oluşmasına yol açıyor. Tabii burada futbolla ilişkili çok önemli kavramlar ve kurumlar da bir şekilde futbolun içine giriyor ki bunların başında özellikle rekabetçi denge, futbolun kalitesi, reyting konusu gündeme geliyor. Daha doğrusu endüstriyelleşmenin sağladığı bu geniş açılım, futbolda yeniden yapılanmayı zorunlu hale getiriyor. Futbolda bu yeni yapılanmadan kasıt, sadece futbol kulüplerinin yapılanması olarak algılanmamalı. Futbolda yeniden yapılanma baştan aşağı, başta futbol otoritesinin yapılanmasından hareketle yukardan aşağıya doğru genel bir yapılanmayı ifade ediyor. Otoriteden kastım Futbol Federasyonudur. Bunun yapılanması gerçek anlamda gerçekleştirilemez, gereklerini ve amaçlarını yerine getirecek şekilde örgütlenemez ise bizim aşağıda lokal anlamda spor ya da futbol kulüplerinin yeniden yapılanmasını beklemek çok zor. Bugün futbol kulüplerinin parasallaşması aynı zamanda çok önemli kulüpleri, çok önemli varlıklar haline getirmiştir. Kulüpler bugün sadece futbolcuları değil, aynı zamanda parasal gelir elde ettikleri çok önemli bir taraftar tüketici topluluğuna da sahiptirler. Bu anlamda baktığımız zaman, kulüpler sadece kendi iç düzenlerini değil, varlıklarını da çok iyi yönetmek durumundalar. Bu varlıklar gündeme geldiğinde doğal olarak bu varlıkları tehdit eden riskler de beraberinde geliyor. Çünkü futbolun kendi iç yapısında; mücadeleci, yarışmacı bir ruh var. Bu ruh bazen dengelerin bozulmasına yol açıyor bazen de bozulan dengeler bir şekilde dengeye geliyor. Bu açıdan baktığımızda varlıkların yönetimi, varlıkların korunması ve olası risklere karşı futbol kulüplerinin yönlendirilmesi ve yönetilmesi çok önemli hale geliyor. Toparlamak gerekirse hem futbol otoritesinin hem de futbol kulüplerimizin yapısına baktığımızda; kulüp yönetimlerinde önemli zaafiyetlerin olduğunu görüyoruz. Kulüplerin ve futbolun başındaki yöneticilerin günümüzde bu yüz milyonluk bütçeleri yönetecek yetenekte, nitelikte ve kapasitede olmadıklarını; bu örgütsel yapılanmanın endüstriyel dönüşüm dinamiklerini harekete geçirecek bir yapıda olmadığını; bugünkü yapılanmanın ancak mevcut statükonun devamını sağlayan ve günü kurtarmaya yönelik bir oluşum içinde olduğunu gözlemliyoruz. Mevcut futbol yapılanmamızın Türk futbolunun rekabetçi yapısını yukarıya götürmekten uzak olduğunu,  bu nedenle futbol pastasını büyütmek; Avrupa ve Dünya futbol pazarından Türk futbolunun daha fazla pay almasına olanak sağlayacak bir yapıdan uzak olduğunu görüyorum. Bunlarında temeline baktığımız zaman, konvansiyonel yönetim anlayışının hala pederşahi biçimde uygulandığını görüyorum. Başkandan başlayan, özellikle parası olan insanların bu işin başına geçip belki de kulübü borçlandırarak kulübü vesayet altına alıp orada etkinliklerini ve egemenliklerini uzun yıllar devam ettirmeleri, Türk futbolunun gelişiminin önündeki en büyük engeldir. İkincisi: Rekabetçi denge açısından bakıldığında İstanbul futbolunun ayrıcalıklı bir özelliği vardır. Özellikle Üç Büyükler bugün Türk futbol yapılanmasının üst sıralamasında yer alıp Üç Büyüklerle diğer takımlar arasında haksız bir rekabet ortamı yaratılmıştır ve Türk futbolunun lokomotifi olarak görüldükleri için bu kulüplerin bu haksız rekabeti devam ettirmelerini sağlayacak her türlü yasal yönetsel yapı, mevcut  siyasi iktidarlar tarafından da devam ettirilmektedir. Tüm bu yönetsel hata ve yanlışların birikimli sonucu olarak da kulüplerin finansal çıkmaza sürüklendiklerini ve buradan kendi olanaklarıyla çıkamayacaklarını görüyoruz. Bunlara ilişkin alternatif çözüm önerilerimizi ilerleyen turlarda paylaşacağız.

 

Doç.Dr.Kutlu Merih: Şimdi benim bu konuya bakış açım, kendi mesleğim ölçüsünde olacaktır. Ben matematikçiyim. Matematikçiler iyi tanımlanmamış kavramlarla pek samimiyet kuramaz. Kurumsallaşma dediğimizde bizim dillerimizde ne anlama geldiğini tanımlamalıyız. Yani benim bu konularda matematikten gelen bir yaklaşımım ve aykırı taraflarım var. Ben mevcut yapının iyi olduğunu düşünüyorum. Hatta hoş özellikleri olduğunu düşünüyorum ancak bir yapının iyi olması, iyi kullanıldığı ve yararlanıldığı anlamına gelmiyor. Futbolun benim için özel ve güzel bir tarafı var. Futbol, insanlığın politikada yapamadığı bir şeyi, ekonomi alanına taşıdı. Ne yaptı?  Futbol, ekonomiyi cumhuriyete çevirdi. Bütün futbol kulüpleri aslında birer cumhuriyettir. Şimdi onların kurumsal yapılarına baktığımızda, cumhuriyet ordusu şeklinde bir divan mekanizması ve bir yönetim kurulu mekanizması etrafında futbol kulüpleri organize olmuşlardır. Yani futbol dediğimiz zaman, sırf bir kelime her şeyi kapsıyormuş gibi konuşuyoruz. Hâlbuki öyle değil. İngiltere’de başka, Fransa’da başka, İspanya’da başka. Niye? Çünkü kurumsal yapıları farklı. Mesela İspanya’da kulüpler yayın haklarını pazarlayabilirken, Türkiye’de bu yapılamıyor. Demek ki bazı yapısal farklılıklar var. Yapısallığı çok net tanımlamadan, onun sorunları hakkında fikir yürütmek de bana çok gerçekçi gelmiyor. Futbolun yani bizim şikâyet etmememizin çok temel bir sebebi var: Muhasebe sistemi iyi tanımlanmış değil. Bir futbol muhasebesinden bahsetmek mümkün değil. Bu mümkün değilse o halde iç denetim de mümkün değil. Neyle ve nasıl bir muhasebe sistemiyle karşılaşıyorlar ve bunu düzeltmek için neler yapmak gerekir? Bu bir parçası. Bir diğeri ise insan kaynaklarında ve hukuk sisteminde bir takım zafiyetler var. Yani futbolun tarihi ve sosyolojik yapılanmasında, ciddi tanım ve hukuk zafiyetleri olduğu kanaatindeyim. Yani futbolun bugünkü yapısı; insan haklarına, futbolcunun haklarına, profesyonelliğe çok yatkın değil gibi geliyor bana. En son Boston olayında da bunu gördük. Boston olayına kadar her şey çok doğalmış gibi, işte transfer kuralları vs. FİFA tarafından belirleniyordu. Ama sonradan gördük ki bu olay, o insanların da çalışma haklarını engelliyor bir şekilde. Demek ki futbolun hukukuna, futbolun muhasebesine, futbolun finansına bir yaklaşım yapıp önce bir tanım getirip oradaki sorunları nasıl çözeceğimizi düşünmemiz gerekir diye düşünüyorum.

 

 

 

Dr.Cüneyt Sezgin:

Bizim yuvarlak masa toplantımızda şöyle bir ön kabulümüz yok, şu iyidir bu kötüdür diye. Hatta benim de sorum dikkat ederseniz Türkiye’de kurumsallaşmanın neresindeyiz? Gelişmeye ihtiyaç duyulan alanlar varsa bunlar nelerdir? O yüzden biraz tabii kısıtlamış olduk konuyu. O yüzden kurumsallaşma açısından baktığımızda   “mevcut yapı iyidir” derken kurumsallaşma da iyi olduğumuzu mu söylüyorsunuz?

 

Doç.Dr.Kutlu Merih

Kurumsal yapı kavramında iyi bir yapı olduğunu düşünüyorum. Divan ve yönetim kurulu mekanizmasının iyi düşünüldüğünü fakat yeteri kadar yararlanılamadığını, bu organların kendi misyonlarına sahip çıkmadığı kanaatindeyim. Divan kurulları, sahip oldukları iktidarın yeteri kadar farkında değiller ve gereğini yapmadıklarını düşünüyorum. Bütün bunlar iyi çalışsa bütün organlar işini yapsa burada futbolu başka türlü konuşuyor olurduk diye düşünüyorum.

 

Osman Kaya: Burada bir zihniyet sorunu var, diyebiliriz o halde.

 

Doç.Dr.Kutlu Merih :Var, evet ama bunu tam teşhis edemedik sanıyorum.

 

Doc. Dr.Aylin Seçkin: Ben bu sorunu bir demokrasi sorunu olarak görüyorum. Mademki bunlar bağımsız cumhuriyetler gibi bu formata benziyorlar. O zaman bir devlet yapısının kötü hastalığı olan yumuşak bütçe kısıtı dediğimiz kısıtlılarda da var. Tiplerin hastalığı neyse kulüplerde de aynı hastalığı görüyoruz. Fotoğrafı düzgün çekip teşhisi düzgün koyarsak böyle bir takım yandaşların yerleştirilmesi, kayırmacılık, hesaplarla oynanması, organiklik olmadığını görüyoruz. En üst düzey yöneticiler bile bütçenin detaylarında haberdar değiller. Tam olarak toparlayamıyorlar. Demek ki arada bir şeyler kayıtlara giremiyor. Bakıldığında kilit özellikler bunlar. Ve kamunun tüm hastalıkları. Buradan bakıldığında da bizim kurumsal sıkıntılarımız neyse bunlar burada da var.  Maaşının verildiği profesyonel anlamda çalışan yönetici ve onun ekibi yok. Dolayısıyla kurumsallaşma da yok. Kazanılan büyük meblağlar, yöneticilerin tanınmış olması kurumsallaşmış olmalarını gerektirmiyor. Sonuç olarak bu kamu hastalıklarını kulüplerden ayıklamamız gerekiyor.

 

 

Dr.Cüneyt Sezgin:

Ben, kurumsallaşmada durumu o kadar kötü görmüyorum, niye derseniz? Kurumsallaşmadan ne anladığımızda önemli. Üç Büyüklere bakalım. Üç Büyüklerden Beşiktaş 105 yıllık bir kulüp, Galatasaray 103 yıllık, Fenerbahçe 101 yıllık. Demek ki kurumsallaşma olmasa bu kadar yıldır yaşayıp, kendi kendini yaşatan, bilahare devletten aldığı destek sınırlıdır kanaatimce verdiklerinin yanında. Hatta bence tartışılması gerekir. Üç Büyükler alıyor mu veriyor mu? Çünkü Üç Büyükler olmasa Türkiye ligindeki hiçbir takım para kazanamaz. Asıl futbolu ayakta tutan dinamikler bunlar. Taraftar sayıları onlarca milyondan oluşan. 1903, 1905 ve 1907’ den bu yana bugüne gelen bir yapı var. Kendi başkanlarını seçen, kendi kendini finanse eden, insan yetiştiren, tesisleşen, gayrimenkul alan ve bir de artık holding konumuna da gelmişler yani artık dernekten çıkıp aslında bir takım işlere de girmişler. Bu alana baktığımızda T.C.’den eski kurumlardan bahsediyoruz. Üstelik kendi kendini yaşatabilen kurumlardan bahsediyoruz. O anlamda baktığımızda ben, haksızlık etmeyelim bir kurumsallaşma var, diye düşünüyorum. O yüzden sordum kurumsallaşmanın neresindeyiz? Kurumsallaşma var da, bu endüstriyel futbolun dinamiklerine uygun mu? Sizlerin de dile getirdiği gibi bütçelerin yüz milyarlarca dolarlarla ifade edildiği bir endüstride, onu ayakta tutacak dediğiniz gibi bilançoların gerçeği yansıtmasından tutun da tek adam yönetimine kadar bu detaylar gerçekten bir kurumsallaşmayı bir yüz yıl sonrasına taşıyacak bir örgüt yapımız var mı? Aslında soru işareti burada. Bir taraftan yüz yıllık kulüpler ama oraya bir başkan gelip o kulübün yüzyıllık söylemlerinden farklı bir şeyler geliştiriyor ve ona oradaki mekanizmalar müdahale edemiyor. Bir taraftan da yüzyılı aşan kurumlarla karşı karşıyayız ve bunu devlet gücüyle değil kendi gücüyle bunu yapabilmiş.

 

 

Tuğrul Akşar: 

Burada bir temel ayrım yapmak lazım. Doğrudur! Bu camialar yüzyılı aşmıştır ve kurumdur. Çünkü Türkiye’de de böyle çok kurum vardır. Ancak bunların varlıklarını sürdürebilmesi için ve saptadığınız gibi endüstriyel futbolun dinamiklerini uygun yapılanma içinde gerekleri ve yapılanmaları devam ettirmeleri için kurumsallaşmaları gerekiyor. Benim tespitim şu: Üç Büyükler vardır. Ancak kurumsallaşamamışlar.

 

 

Dr.Cüneyt Sezgin:

Şimdi burada bir ortak mutabakat oluşturabilir miyiz? Kurumlaşmışlar ve kurumsal olmanın bazı koşullarını yerine getirmişler ama kurumsal yönetim ilkelerinde yeterli düzeyde olmadıkları için ki Türkiye’nin de bu konuda çok eksikleri var. Bu yalnız kulüplerle sınırlı değil. Önümüzdeki yüzyıla bu yapıları taşıyacak, rekabetçi -özellikle Avrupa piyasalarıyla rekabet edecek-  bir alt yapının oluşturulmasında sıkıntılar var, dersek herkes, bu ortak paydada olur mu?

 

Doç.Dr.Aylin Seçkin:   Almanya’ya bakıldığında onların bizden daha geç kurulmuş kulüpleri var ama kurum ve kurumsallaşma açısından bizden daha ilerdeler. Bu farkları da görmeliyiz, yapılanları küçümsemeyelim ama mukayese ederek bakmalıyız.

 

Dr.Cüneyt Sezgin: Ülkeler arası farkları göz önüne alalım. Ancak Almanya’da da Türkiye’deki kulüpler kadar eski kulüpler mevcut. Ama dediğiniz doğru Almanya Türkiye farkı da var. Şimdi sözü Ali Kamil Bey’e verelim.

 

Ali Kamil Uzun: Öncelikle bir açıklama yapmak isterim konumum itibariyle. Ben herhangi bir futbol kulübünde yöneticilik ya da denetçilik yapmadım. Ancak iyi bir taraftar olduğumu söyleyebilirim. Ancak öte yandan, iyi bir dernekçi ve vakıfçıyım. Sivil Toplumcu tarafım var. Bu nedenle de derneklerin ve vakıfların; kuruluşu, yöneticiliği ve denetçiliği gibi tecrübelerim oldu. Futbol kulüpleri de dernek statüsünde varolan kurum ve kuruluşlar olduğu için oradan yola çıkarak kulüplerimizin şu andaki “kurumsallaşmanın neresindeyiz?” konusunu değerlendirmek istiyorum. Şu anda zaten konuğu olduğumuz İç Denetim Dergisi de Türkiye İç Denetim Enstitüsü’nün yayın organı. Bizim de her zaman orada, özellikle derneklerde de kurumsal yönetimi sağlayabilme konusunda da çeşitli çalışmalarız oldu. Türkiye de dernekler kanununa bağlı bir statüde geliştiği için tabii ki bu muhasebe ve mali raporlama sistemleri bizim şirket disiplini içerisinde gördüğümüz kalitede olmuyor. Bir yandan belki burayı 3. sektör olarak adlandırmak lazım. Bir yandan kamu sektörü var, bir yandan reel sektör ve özel sektör var. Burayı da bir 3. sektör olarak görmek mümkün. Bu nedenle Cüneyt Bey’in tespitinden başlayarak görüşümü aktarmak istiyorum. Evet, yüzyılı aşkın geçmişi olan kulüplerimiz var. Bu bir anlamda bir kurumsallık ve sürdürülebilirlik anlamında önemli bir geçmiş ve birikim ama ben onu bir de şöyle değerlendiriyorum: Şu anda içinde bulunduğumuz endüstri kurallarında bir kurumsal yönetim noktasında bundan sonrası için sürdürülebilirliğin garantisi olup olmayacağı konusunda benim kaygılarım var. Spor kulüplerini de bir beden eğitimi kuruluşları olarak düşünürseniz aslında eğitimin Türkiye’de de çok köklü bir geçmişi var. Mesela bir Galatasaray Lisesi’ne bakıyorsunuz, önemli bir geçmişe sahip. Hâlbuki oralarda farklı yönetim gelenekleriyle bugünlere geliniyor. Bugün bizim Türk kulüpleri, süper lig kulüpleri özellikle baktığımızda, kurumsal yönetim açısından baktığımızda hani bir rekabet sorunu olduğunu düşünüyorum. Çünkü dört büyük kulübün etrafında dönüyor. Bir yandan lige katma değer sağlıyorlar ama onun ötesinde başka kulüplerin başarıya ortak olması konusunda, bir adil rekabet düzeninin oluşmadığını düşünüyorum. Kişilerin güvenilirliğine göre kulüp yönetimleri devam ediyor. Hatta bir spor kulübünün sahipliğinin ve yöneticiliğinin, kriterlerinin oluşmadığı düşüncesindeyim. Özellikle sponsorlara ilişkin kurallar ve kriterlerin de belirlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bugün çeşitli ligler çeşitli kurumların adlarıyla anılmaya başlıyor. Önemli bir ticari rant söz konusu. Bunun rekabet açısından sonuçlarını değerlendirmek lazım. Öte yandan etik olarak da sonuçlarını değerlendirmek lazım diye düşünüyorum. Ve her şeyden önce tabi denetlenebilirlik denetim yapısı, kamuyu aydınlatma, şeffaflık aslında kurumsal yönetim ilkeleri açısından kulüplerimizin henüz yolun başında olduğunu düşünüyorum. Bu gelinen endüstri noktasında, spor kulüplerimizin bundan sonra kurumsal sürdürülebilirliği açısından, kurumsal yönetim prensiplerinin irdelenmesi, sorgulanması ve bu kulüplerin buna göre yönetilebilir denetlenebilir bir yapı içersinde olması gereğine ihtiyacı olduğunu düşünüyorum, kurumsallaşmanın neresinde derken. Evet, bir gelenek olarak bir kurumsal geçmiş var, yüzyılı aşkın bunda mutabıkız ama bunları ben birer eğitim kurumu olarak düşünüyorum. Ama onun ötesinde endüstrinin gerektirdiği kurumsal yönetim açısından, daha yolun başında olduğunu düşünüyorum.

 

Dr.Cüneyt Sezgin: Neden bir beden eğitimi kurumu olarak düşünüyorsunuz? Tamam, bir Galatasaray’ın, Beşiktaş’ın arkasında bir lise var ve kendilerini bu şekilde yaşatmışlar.

 

Ali Kamil Uzun: Beden eğitimi derken bir lise geleneğinden bahsetmedim. Yani spor eğitimi için varolmuş organizasyon. Gençler bir araya gelmişler ve bedensel sağlıkları için yürüttükleri bir olay. Sonrasında taraftarlar oluşmuş ve kulüpler ortaya çıkmış. Yüz yıllardır niçin sürüyor? Çünkü orada insanların gereksinim duydukları bir konuda sportif faaliyet söz konusu. Bu onu Beşiktaş’ı da Fenerbahçe’yi de Galatasaray’ı da, arkasında herhangi bir eğitim kurumu olup olmaması kendisi sportif eğitim yapıyor diye düşünüyorum. Hani benim yorumum bu.

 

Dr.Cüneyt Sezgin:

Bence şurada şunu atlıyor olabilir miyiz? Tüm katılımcılara soruyorum bunu. Biz hep sanki böyle ilk başta bir eğitim kurumu ve çok sosyal amaçlarla kurulmuş şimdi endüstrileşmeye geçmeye çalışan bir yapıdan söz ediyoruz.  Ama kurulduktan 50 yıl sonra futbol kulüpleri buna benzer çok önemli bir değişimle karşı karşıya kaldılar. O da nedir? Profesyonelleşme. Aslında bugün tartıştığımız konuların bir benzeri 1950‘lerde var. Çok farklı bir yönetim sistemini ve anlayışı gerektiren bir dönem yaşamışlar. O yüzden ben yine aynı şeyde ısrar edeceğim: Futbol kulüplerinin kurumsallaşmalarını o kadar da göz ardı etmemek lazım. Önemli bir değişim dönemine profesyonelleşmenin getirdiği sorunları aşmış, sonrasında kendi içinde de bazı dönüşümler yaşayarak bugünlere gelmişler. Şimdi oturumumuza Atilla Bey ile devam edelim. Atilla Bey, sizce Türkiye futbolda kurumsallaşmanın neresinde?

 

Atilla Gökçe:

Şimdi ben futbolun ne kadar endüstriyelleşirse endüstriyelleşsin eninde sonunda masum bir oyun olduğuna inanıyorum. Bu masumiyeti yok etmek için gölgelemek, perdelemek, kirletmek için bizler -saha kenarında oturanlar, antrenöründen başlayarak herkes- elinden gelen negatif katkıyı sağlıyor. Ben 44 yıllık bir gazeteci olarak şu gözlemlerimi söyleyebilirim: Cüneyt Bey’in söylediği gibi 1951’de yasaya uygun olmadığı halde bir yönetmelikle profesyonel futbol, bir De Facto olarak, hayatın dayattığı bir gerçek olarak, iyi ki de pratik olarak, profesyonellik Türk futboluna girmiş. Bu gün dünyada birçok spor dalında  “A” harfini görürsünüz. Uluslararası tanımlamalarda amatörlüğü simgeler. Ama artık amatörlük değil, liyakat söz konusu. Olimpiyatlar için bile. Şimdi 30 yıl önce bizim hiç hesaplamadığımız gelişmeler oldu. Tabii ekonominin uzmanlarından aldığım bilgilerle tereciye tere satmak durumunda olmayayım, şimdi dünyada dolaşan paranın 3 trilyon olduğu söyleniyor. Şimdi bu dolaşan paranın, 300 milyar doları futbola harcanıyor. Kutlu Merih ile Tuğrul Avşar’ın kitabından öğrendiğime göre, bizim futbol piyasamız 600 milyon dolarlık bir değer üretiyor. 300 milyon dolarlık bir değeri milli takımımız yaratıyor. Biz hala milli takım hocasının maaşını tartışma konusu yapabiliyoruz. Ben futbolun sektör haline gelmesine asla karşı değilim. Kıbrıs’ta üç üniversitede konferans verdim. Oradaki öğrencilere söyledim: Futbol dünyasının içinde sizi de bekleyen roller var, hazırlayın kendinizi, diye. Çünkü futbolla ilgili görevlendirmeleri, işte ekmek yiyecek insan sayısı katlandı. Öte yandan yerli yerine oturmamış kirli bir rekabet kültürümüz var. Bakın biz milli takımın bayrağı altında birleşemiyoruz milli maçlarda. Bu benim tespitim. Çünkü üç büyük kulüp arasındaki çirkin, kirli ve gergin rekabet ülkeyi böldü. Bu arada uzlaşamadığımız birleşemediğimiz o kadar çok, hayatın başka alanı var ki bir de spor alanında bölünüyoruz. Oysa sadece spor alanında, bir prensesle Uzak Asyalı bir dağ çobanı arkadaşlık yapabilir. Güney Kore’de bir zengin tanıyorum, Afrika’daki futbolcuların omzundaki teri siliyor. Yani bizi birleştiren, bir araya getiren masum bir cevher var ama biz onu kötü organize ediyoruz. Şayet mademki endüstriyelleşme var, spor kendini yönetemiyor, spor adamları iktidar savaşının içinde sportif ilkeleri kuralları kendi çıkarları için çiğnemekte, medyayı da bu alanda araç olarak kullanmakta bir sakınca görmediler. Etik konusunu bir yöneticiye söylediğim zaman, “Kardeşim, spor teknik bir konudur, etiğin ne işi var?” diyor. Eğer etik yoksa bizim spor alanında ne işimiz var. O zaman ekonominin kurallarıyla sporu yönetmek gerekiyor. Kurumsallaşmaları, ekonomistlerin belki 200 300 yıldır belki bin yıldır dizayn ettikleri gibi, denetledikleri gibi sonra beğenmeyip yeni yeni kuramlar, kavramlar, kurallar geliştirdikleri gibi dizayn etmek gerekir. Burada gözle görülür, hoş, sportif ruhunu kaybetmemiş adil bir spor organizasyonu için, adil derken yayın haklarının paylaşımı da buna giriyor, yani benim dediğim hakem kararlarıyla ilgili değil. Bunu gerçekleştirebilmek için pastayı elbirliğiyle büyütmek, tadını aromalarını artırmak, hacmini büyütmek, temiz tutmak, adil bir şekilde bölüşmek lazım. Bunu kimlerle yapacağız? Spor adamlarıyla yapamayız ama bunu Vodafone’la, Türk Hava Yolları ile, Garanti Bankası’yla yapabiliriz. Yani spora, sponsorluk gibi basit bir hayırseverlik işi olmayan ekonomik kurumlar, kendi ağırlıklarını koyarlar. Hoş ve güzel bir şey oldu 90’lı yıllarda. Devlet bütün erkinden, ekonomik yüklerinden -kimi yerde doğru, kimi yerde yanlış bir şekilde- soyunup kaçarken babalığını ve patronluğunu ötelemeye başladı. Kulüpleri özelleştirdi. Şimdi bu federasyonların kimi Ankara tahsilâtıyla  -özür dileyerek söylüyorum iktidar yalakalığı yaparak- ayakta kalmaya çalışıyorlar, kimi de kendi ürettiği ekonomik değerlerle bir markalaşma yolunda ilerleyerek epey mesafe alıyor. Şimdi bu ekonominin enerjisini ve aklını spor alanına taşımak gerek.  Bir vatandaş olarak şunu söylemek isterim: Türkiye’ de ne güzel ironiler oluyor: Takımlar sahaya çıkıyor “ Vergisini ödeyen bir halk, millettir ” “Vergimizi ödeyelim, geciktirmeyelim” diye. O neden biliyor musunuz? Gittiler, Unakıtan’ın elini öpüp eski borçlarını sildirdiler. Yine kaçak iş yapmaya, Alex’i 2 milyon Euro’ya Fener’le oynatmaya devam ediyorlar. 5 yıl sonra o bakan da Ronaldo diye bir oyuncu arıyor, Brezilya’dan bol miktarda bulur getirir. Şimdi spor bırakmıyor zaten siyaset adamlarını.  Medya çılgın bir dönemini yaşıyor. Gençlerin hiçbirine, medyaya girmeyi önermiyorum ki bu meslekten hayatını kurmuş ve sadece bu meslekten onurla yaşamaya çalışan biri olarak. Benim bütün umudum sponsorlarda ve ekonomistlerde. Onlar dayatırlarsa “Biz sana şu kadar yıllık sponsorluk ücreti veriyoruz ama siz de İsviçre maçında bizi utandırmayacaksınız.” ya da “Seyirci yuhalıyor diye tribünlere fırlayıp basketbolcunun adam dövmesi, bizi bozar.” Her etik kural çiğneyişinde - etik gerçi cezalandırılacak bir şey değildir, müeyyidesi yoktur ama- o zaman ben kademeli olarak sponsorluk paramı keserim. Anlaşmayı erken erteleyebilirim.” Ve bir şey daha söylemek isterim: Karl Marks demiş ki: “Ey işçiler! Birleşin.” Ben de diyorum ki: Sponsorlar birleşin! Sporu kurtarmak için birleşin ve dayatın. Çünkü enerji ve motor sizde. Rekabetin kurallara uygun olmadığı takdirde ekonomi dünyasında kolay kolay sürdürülemeyeceğini ben biliyorum. Mesela kendi aranızda birlikler var. Ekonomik denetleme mekanizmaları var. Ben o nedenle bu toplantıya umutla geldim ve bunun denetlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Yani gerekirse laf dinleyecek siyasetçiler de var bu ülkede. Yasalarda bir takım değişiklikler öngörülür, medyayı alabilirsiniz yanınıza. Medya da çok memnun değil bu durumdan. Yani kulüplerin ekonomik gerçekliklere, sorumluluklara, ilkelere göre yönetilmesi gerekir. Zamanımız kısıtlı ancak ben size öylesine transfer çılgınlıkları söylerim ki ya mafya var ya da bir yandan iyilik yapıp milyon dolar veren başkan veya başka bir yerden yardımcıları testilerini dolduruyor. Şimdi kayıt dışını savunanlar var. Kayıt dışı iş yapıyorlar tekstil sektöründe, istihdam yarattıkları gerekçesiyle ancak bu Türk sporunun beline baltayı vuruyor. Son olarak şunu söyleyebilirim: Ben bütün sponsorların anlaşma yaptıkları zaman bu işe kattıkları bütçenin açıklanmasını istiyorum bir gazeteci olarak. Bugün liglere adını veren bankalar, kuruluşlar var. Kapalı kapıların ardındaki pazarlıkları biliyoruz aşağı yukarı ama dürüstçe açıklanabilir olmalı. Şimdi sizden bu yardımı alan federasyon, kulüp, teknik direktörler, yöneticiler bunun hesabını vermeliler; taraftarlara, bizlere… Zaten yakında taraftar diye bir kavram kalmayacak. Bu endüstrileşen ortamda; paydaşlar, hisse senedi sahipleri, müşteriler olacak. Bu bir yozlaşma gibi de kabul edilebilir ancak yozlaştırılmadan yapılırsa olmayan bir enerjiyi hayata taşımak olarak düzenlenebilir. Biz spor yazarları bu konuda çok cahil olduk. Bazı STK üyesi arkadaşların bana tercümeleri, Tuğrul Bey ve Kutluğ Bey gibi değerli isimlerin yayınları olmasa biz;  top ön direğe mi gitti, iç mi vurdu, dış mı vurdu gibi futbol geyikleriyle halkı kandırmaya devam edeceğiz. Bu taleplerin dikkate alınmasını ümit ederim.  

 

Dr.Cüneyt Sezgin:

Aslında bütün konuşmacılarımız gibi siz de çok önemli noktalara değindiniz. Özellikle sporun içinde olmanız nedeniyle bizim değinmediğimiz birkaç konuya da değinmiş oldunuz, özellikle sponsorluk gibi… 2. turumuzla devam edersek burada, kurumsal yönetim, tabii iyi uygulamaları açısından, onu ileri götürecek bir kavram olarak, tek başına değil ama önemli bir kavram olarak denetim bu sürecin neresinde? Denetim derken şunu vurgulamak isterim: Konuşmacılarımız ister konuyu bütünsel olarak yani iç denetim, kamu paydaşları, derneklerin, sponsorların denetimi boyutuyla ele alabilir. Ben her ne kadar denetçi değilse de denetçiliği ile ön plan çıkmış bir kurumdan geldiği için Burç Bey’e sözü veriyorum.               

 

Burçin Seven:

Şimdi denetim, sürecin neresinde? Aslında çok fazla bir yerinde değil. Baktığınız zaman genel anlamda: İç denetim, bağımsız dış denetim ve kamu denetimi şeklinde özetlediniz. Şu anda Türkiye’de futbol kulüpleri anlamında baktığımızda, sadece halka açık şirketlerde regülâsyona tabi olarak bir dış denetim yürütülüyor. Bunun dışında kurumsallaşmanın olmazsa olmazlarından biri olan iç denetim, Türkiye’de hiçbir spor kulübünde yer almıyor. Bunun yanında kamu denetimi için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Herhangi bir kamu denetimi süreci de bu kulüplerde yürütülmüyor. Bu da ilk turda söylediğimiz gibi kurumsallaşmanın gelişiminde bir engel teşkil ediyor. Şimdi bağımsız dış denetim; evet, kulüpleri halka açık şirketler de var ama kulüplerin yapısına baktığımız zaman tabii ki sadece halka açık şirketlerden oluşmuyor. Bu kulüplerin en büyük faaliyetleri futbol fakat bunun yanında birçok amatör branşa sahipler; basketbol, voleybol, kürek… Ve bu amatör branşlarda hiçbir denetim faaliyeti yok. Ama bir o kadar da kulüp gelirlerinden bu amatör faaliyetlerin pay aldığını görüyoruz. Ben bu noktada bağımsız dış denetçi olarak kulüplerdeki muhasebesel açıdan ve mali raporlama açısından eksiklere değinmek istiyorum. Biraz önce Atilla Bey, sponsorların katkılarını öğrenmek istiyoruz dedi. Benim de notlarımdan bir tanesiydi mali raporlamalarda şeffaflık. Şu anda şeffaflık olarak ne görüyoruz? Evet, SPK’ya bağlı halka açık şirketler, teorik olarak mali tablolarını kamuoyuyla paylaşıyorlar. Ama spor kulüplerinin bilgileri, kamuoyuyla paylaşılmıyor.

Önemli olan, mali raporların kalitesi ve şeffaflığı. Dünyada şu anda bütün otoritelerin kabul ettiği eğilimler, uluslararası finansal raporlama standartları. Bugün raporlama standartlarından hiçbir şekilde ödün vermeyen Amerika Birleşik Devletleri bile Uluslararası finansal raporlama standartlarını kabul etmiş durumda. Dolayısıyla paylaşılan mali tabloların da uluslararası mali raporlama standartlarına göre hazırlanmış olması gerekiyor. Baktığınız zaman kulüplerde mali raporlamaya ilişkin bir altyapı, bir kaynak ayırma gibi yaklaşımı yok. Bu nasıl olabilir? Bir regülasyon bir otorite tarafından zorlanması mümkün olursa yapılıyor. Biz dediğimiz gibi bunu halka açık şirketlerde görüyoruz. Biraz önce bahsettik UEFA kriterleri kapsamında TFF lisans kriterlerini getirdi. Bu kriterler kapsamında her altıncı ayda ve yılsonunda kulüpler konsolide mali tabloları ki SPK tarafından yayınlanan standartlara göre bir ibare var, uluslararası finansal raporlama standartlarında mali tablolarını hazırlayıp federasyona göndermekle yükümlüdür. Peki, federasyon bu bilgileri aldıktan sonra kamuoyuyla paylaşacak mı? Burası şu anda soru işareti. Böyle bir yükümlük ve zorunlulukları bulunmuyor. Evet, belki kulüpler belli standartlarda mali tablolar hazırlamaya başlayacaklar ki bunların hepsi bağımsız dış denetlemeden geçecek mali tablolar olacak. Fakat yine bunun kamuoyunda paylaşılma sürecinde belki sıkıntılar yaşamaya devam edecek. Özetlemek gerekirse, Türkiye’deki spor kulüpleri, denetim süreci anlamında Avrupa’daki -bu anlamda ismi öne çıkan ülkelere oranla- oldukça geri kalmış durumda. Özellikle İngiltere’deki spor kulüplerinin çoğu şirketleşmiş durumda. Ve şirketleşen bu kulüplerin yasal denetim zorunluluğu bulunduğundan hemen hemen hepsi yasal denetim zorunluluğu bulunduruyorlar. Türkiye’de de eğer kulüpler şirketleşme uygulaması olursa 2009 yılından itibaren geçerli olacak Türk Ticaret Kanunu ile birlikte bu şirketlerin yasal denetim zorunluluğu başlayacak ve tüm şirketlerde olduğu gibi bu denetlenmiş mali tabloları şirketleşen ya da kulüplerin şirketleşmiş bölümleri internet sitelerinde kamuoyuyla paylaşmak zorunda kalacak.

 

 

Dr.Cüneyt Sezgin:

Ben bu konuda bir iki katkıda bulunmak istiyorum. Konunun biraz açıklığa kavuşması açısından. Şimdi bu UEFA kriterleri yerleşse bile biliyorsunuz pekiştirme kavramı çok önemli biliyorsunuz. Dernek ve AŞ ilişkisi var, muamma olarak. A.AŞ’ler en üst standartlarda denetlense bile dernek tarafı dernekler kanuna göre denetleneceği için esas aysbergin alt tarafı denetlenmemiş olacak. Ve çelişkili rakamlarla karşı karşıya kalacağız. O yüzden sanıyorum bu UEFA kriterleri de benim gördüğüm düzenlemelerle gündeme gelirse gerçek resmi veremeyeceğiz. Çünkü dernek A.Ş ilişkisi çok karmaşık. Her ülkede de aynı değil. İkincisi de yine bildiğim kadarıyla federasyonun yükümlülüğü yok. Bilgi verme açısından ve zaten benim bildiğim kadarıyla altı yedi kulübe yeterlilik vermişler. Bu nedenle pekiştirme olursa aşağı doğru değil yukarı doğru olması. Tabi teknik olarak kolay değil ama AŞ’nin sahip olduğu şirketler değil ona sahip olan derneğin de pekiştirilmiş edilmesi doğru olacaktır, diye düşünüyorum.  Bu noktada da sözü Osman Bey’e bırakıyorum.

 

Osman Kaya

Şimdi müsaade ederseniz ben, denetime önce çatıdan bir bakmak istiyorum birinci konuşmamda kaçırdığım hususlara dikkat ederek. Futbolu dünya çapında yöneten FİFA’ya baktığımızda eğer FİFA’nın yapılanması, seçimi, denetimi ve kurumsal tüm kriterlerine baktığımızda beğenmemiz mümkün değil. UEFA için de aynı şey geçerli.  Kaldı ki son zamanlarda Avrupa Birliği, UEFA için UEFA ile çalışmalarını biliyoruz. Bu son çıkan kitapta da yer aldı ve Türkiye’de bu konu henüz tartışılır değil. Son genel kurulda bile UEFA’dan gelen kişilere bir ekümen lider pozisyonunda yer verildi. Hak ediyorlar mı, bana göre hak etmiyorlar. Çünkü UEFA’daki seçimlerde yapılanmalar bizim federasyonlardan farklı değil. Şimdi bu piramide tepeden aşağı bakmamız lazım. Avrupa Birliği sonunda kendi kriterlerini UEFA’ya dayattı ve yaptırımı uygulayacağı sinyallerini verdi. Belli mutabakat sağlandı. Bunun örneklerini birkaç ülkede görüyoruz. Ancak özellikle Haluk Ulusoy döneminde özellikle UEFA kriterleri görmezden gelindi. Federasyonumuza baktığımız zamanda federasyonumuzda yasayla yönetilen tek federasyon dünyada. Peki yasalar yeterli mi? Meclisin son soruşturma raporu çalışmalarında yeterli çalışma yapıldı mı hayır? Oradaki yapılanma buna müsait miydi? Bana göre yine hayır. Rapor ne doğurdu? Bence çok fazla bir şey doğurmadı. Sonra da yine dağıtılan Kutluğ Hocamın da dediği gibi son yasanın da eksikliklerle dolu olduğunu düşünüyorum. Çok detaya girmeden son futbol federasyonundaki niyetin bütün bu sorunları çözeceği düşüncesindeyim. Ancak bir iyi niyet görüyorum. Fakat meclisin kamuoyunu böylesine ilgilendiren bir unsura, futbola bakış açısı kısırdı. Onunla ilgili yine kitabımızda yer alıyor bu konuda neler yapılması gerektiği. Futbol yeteri kadar denetlenmiyor neredeyse, aile şirketlerine dönüştü. Milyonlarca taraftar vardır ama onlardan kimse bahsetmez seyredip gitsinler başka bir hakları yoktur gibi bir düşünce mevcut. 20-23 bin delegesi olan bir kulübün son genel kuruluna bin kişi katılıyor, ibraya da sanırım 200 ya da 300 kişi oy veriyor. Bu şudur: Kulüplerin gerçek sahibi dışlanmış durumda. Dolayısıyla denetim açısından baktığımız zaman da futbolun içindekilerle futbolun sorunları çözülemez? Peki, meclisin içinde çözülebilir mi?  Bence doğru yaklaşmadıkları yapmış oldukları uzun çalışmada belli oldu. Futbolla ilgili kişiler çağırıldı ama daha çok gazete manşetlerine ya da internette arama motoruna girildiğinde bulunabilecek detaylara değinildi. Ama çok ciddi anlamda tartışılmadı. Halkı böylesine harekete geçiren, son yüzyılın en önemli olgusu, yaşlı kadınların bile dünya kupasını seyrettiğini düşündüğünüzde en fazla ilgi çeken bu temaşanın, böyle mi yönetilmesi gerekir?  Bakınız, bir Garanti Bankası aile şirketidir ancak aile şirketi mantığıyla yönetilmiyor. İşin uzmanlarına bırakılır. Ben büyük şirketlerin insan kaynaklarına baktığım zaman nelerin uygulandığını düşündüğüm zaman bunu kulüplerle karşılaştırdığımda onların kurumsallaşması ve denetimini de son derece keyfi, basit ve zararlı görüyorum. Yani meclis raporundan şu çıkmalıydı: İnsanı ve toplumu etkileyen bu olgu bence toplumu çok iyi yönlendirmek için kullanılmalıydı. Bir sağlık, eğitim konusunda toplumun genel ruh sağlığı var ve futbolun genel katkıları var. Futbolun son zamanlardaki haliyle, reytinglerin düşmesiyle, kamuoyunda değer kaybettiğini düşünüyoruz. Bu feedbacklerin çok hızlı olmadığını düşünecek olursak yanlışların; futbola, nitelik ve nicelik olarak geri döndüğünü düşünüyoruz. Birçok kulüp kalite belgesi aldı ancak gidip bakın, hiçbiri onaylanmamıştır. Devam etmiyordur. Çünkü kalite çemberlerinde eğer alt yapıdaki zorunlulukları, talimatları, kriterleri uygulasalar bugün Brezilya’da gerçekleşen devrim gerçekleştirilir. Yani ne olur? Bakın Brezilya’yı Brezilya yapan futboldur. Öyleyse biz de Avrupa’nın Brezilyası olabilirdik. Tam tersine birçok kulüpte gördüğümüz gibi yüz yirmi tane futbolcu alınmış, üç tanesi satılmış, gerisi heba edilmiş… Böyle bir işletme olabilir mi? Bence kurumsallaşma, özellikle halka arzdan sonra çok ciddi bir toz bulutu çökmüştür. Bundan da yine aile şirketleri mantığı ile yöneten insanlar istifade etmiştir.  Birazcık daha hükümlerini sürdürmüşler kendi menfaatlerini daha fazla karşılar duruma gelmişler ve bu yanlış çatı, yanlış yapılanmada yeniden yapılanma diyoruz ki yeniden yapılanma acaba bu silip sürüp yapmak mı yoksa yanlışları düzeltmek mi? Neresine bakarsak yanlış dolu. O zaman biz rasyonel düşünecek olursak 100 yıldır ayakta durabilmiş kulüplerin mutlaka doğruları var. Yani takımların büyük hafızası var. Geçmişte yapılan birçok doğru var. Geçmişte yapılan doğruları taşıyacak olan işin içerisindeki organlar var. Öyleyse bizim derneklerle yöneteceksek gönüllü ve profesyonel olarak ayırmalıyız. Yani kulüplerin tamamını profesyonellerin yönetmesi lazım. Ancak hafızayı ve sürdürülebilir yapısını ve karakterini o kulübün kuruluşundan itibaren oluşmuş olan, bireyde olduğu gibi şahsiyet yapısını, karakter yapısını da kulübün içinde daimi seçilmiş olanların sürdürmesi lazım. Başkanlık sistemi bütün STK’larda herkes seçilmek için elin kaldırır seçilirler ama onlar bir şey yapmazlar veya biri bir şey yapar diğerleri ona uyar, sonuçta en fazla çalışanın söz hakkı olur. Burada şeffaflık da olmaz, kurumsallaşma da olmaz. Osmanlı’nın bürokrasideki o hastalığı bizdeki devlet yapısından da siyasetten dolayı da futbolumuzu da pekâlâ bulaşmıştır. Örneğin sponsorluk geçmişte el açmalarla başlamış ve bugün farklı bir noktaya gelmiştir. O yüzden ben yapılanmanın yani kalite standartlarına, yeni çağdaş yönetim anlayışına göre futbolun içine artık dışardan gerek sponsorlarla gerekse futbola bizim kısa dar alanda paslaşmaları konuşmuyoruz, futbol adına oturup toplumun en çok dikkatini çeken bu olgunun nasıl daha faydalı olabileceğini, küçük ve kuvvetli bir dürtüyle bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. İşte yönetişim bu noktada çok önemli. Başkanlar kötü genel sekreterlerin ya da kötü birkaç yönetim kurulu üyesinin yönlendirdiği şekliyle hareket etmek yerine kolektif aklı ya da kulübün uzun süredir sürdürmekte olduğu o şuuru onunla yönetmek yerine birden bakıyorsunuz, o konuşmasını yazmış, bu konuşmuş günü kurtarmak adına. Yani yüzyıllık kulüplere bu yönetim yakışmıyor. Denetim açısından bakıldığı zamanda ben bir kulübün genel kurul üyesiyim, iki yıldır gitmiyorum çünkü son orada dağıtıyorlar kitapçığı. Ayrıca gelirlerin gösterilmesi finans analizleri bilanço tekniği o tekniklerle buraya aktarılmış bir yığın şey var. Toplantıya çağırıyorlar, konuşmanın bir faydası yok. Bu şekliyle biz devletten destek halktan ise büyük sinerji alan kulüplerin bu yapıyı heba ettiğini oradan aşağıya doğruda buradan istifade edecek gençlere doğru kötü şeyler aktardığını ve görevini yapmadığını düşünüyorum. Denetim bence yapılanma olduktan sonra önem arz eder. Bu noktadan sonra denetlesek ne olur. Ben o konuda biraz kararsızım.

 

Dr.Cüneyt Sezgin

Atilla Bey siz bu konuda denetim açısından görüş bildirmek ister misiniz?

 

 

Atilla Gökçe

Son derece heyecanla katılıyorum. Mesela divan toplantılarında biraz kaygılı üyeler masum meraklarıyla soruyorlar. Başkan tarafından azarlanarak yerlerine oturuyorlar. Osman Bey’in söylediği gibi yapısal yeniliklere herhalde çok bilimsel ve çok çağdaş hale getirmek lazım. Fenerbahçe’nin A.Ş si ile Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün AŞ si çok farklı. Bir kulüp şirketleşirken hangi değerleri göz önüne alır? Bunların yasal biçimde ayrılması lazım. Değilse bir takım kombinasyonlarla, mesela Serdar Bilgili kriz zamanında biraz paraya ihtiyacı vardı. Beşiktaş A.Ş yi kurdular. Bir 15 - 20 milyon dolar topladılar ve iyi bir para elde ettiler. Şimdi biraz şey oldu mu SPK’ya yazmak zorundalar. Çünkü futbolcu bonservisleri alınan futbolcuyla ilgili detayları halka açık şirketlerde vermek zorunda. Ama Aziz yıldırım aynı şeyi yapmıyor. Kendi yöneticilerinin bile haberi yok. Zico…….. gidecek mi kalacak mı? Dahası Fenerbahçe stadının boyanması için başkanın dönmesi bekleniyor. Şimdi bu kadar yönetim erkinin bir de kurumsallaşma diyor Fenerbahçe. Gerçekten endüstriyel rekabete en yakın Türk kulübüdür iftihar ederiz ama kurumsallaşmanın içi dolu değil. Her şey başkana bağlı. Denetleme bu işin can damarıdır. Ve bir kulüp denetlenebilirse o zaman büyüme başarısı anlaşılabilecek. Şimdi futbolla ilgili istatistiklere bakıyoruz ama rakamsal veriler dedikodunun ötesine geçmiyor. Çok ciddi söylüyorum ben kulüplerde derin yolsuzluklar olduğundan kuşkuluyum. Kulübüyle 150 bin dolara anlaşmış bir futbolcu, sabaha karşı yılda 1,5 milyon Euro garanti paraya nasıl anlaşma yapar? Bunun açıklaması yok. Ayrıca açıklama isteyen de yok. Bir şey söyleyeceğim. Futbol yasasında var, kulüpleri çeteleştiren, bu işi mason locasına döndüren bir işveren kulübü haline getiren bir yapı var. Şimdi bu futbolu sporcular oynadığı için biz etrafında yer alıyoruz. Şimdi sporcuların o genel kuruldaki  temsili 75…………. olmakla sınırlanıyor. Ama bu işe mesleki örgütlenme adına bakarsanız Hakkâri’deki amatör bir futbolcu, bu meslek adına belki Hakan Şükür’den çok daha fazla şey söyleyebilir. Kapanmış o yol. Antrenörlerin yolu kapanmış. Kulüplerin işte altı yedi tane delegesi var. Atanmış delegelerle genel kurul hiçbir şeyi tartışamaz.  Orada o futbolcunun “F” si yok. O,  Kulüpler Birliği Vakfı denen o ucube kuruluşun bir an önce ……… …….. gibi …………. Amerika’yı yeniden keşfe gerek yok ligi pazarlayan, yayın haklarını alan, ligi yürüten; federasyonun işlerinin çoğunu hepimiz bu işin bir parçayız, ortak kalitemiz ve ilkelerimiz olmalı diyerek şirketleşmeye dönüşmeli. Bakın bunu Aziz Yıldırım yapabilir. Çünkü doğru veya yanlış, onun iradesi hepsine pilotluk yapacak düzeyde. Ötekiler o kadar akıllı değil kurnaz da…

 

Tuğrul Akşar: Federasyonun bu ekonomik işlevini Kulüpler Birliğine mi verelim diyorsunuz?

 

Atilla Gökçe:

Bakın yayın haklarını Kulüpler Birliği yapar. Ama futbolcu örgütlenmesi de gelir İngiltere de olduğu gibi gelip “Benim bu yayın hakkı pazarlamasından kazancım ne?” “Futbol ne zaman tatil olacak, buna bir karar verelim” diyecek. Yani meslek örgütü anlamında. Yoksa kişisel futbol sorunlarıyla oraya girmek mühim değil. İşte aynı şekilde hakemleri federasyon tayin eder, milli takımı yönetir ama bunun toplam bir marka olduğunu ve Türkiye için Avrupa’dan sadece İngiltere olabilir ama bence dünyadan en güzel örnek NBA. Bakın belki meraklı olanlarınız bilir: Bence dünya basketbolunun gelmiş geçmiş en iyi basketbolcusu Michael Jordan. Gelecek 50 yıl içinde bu böyle. Biliyor musunuz Jordan, kumar oynadığı için özel hayatını iyi yönetemediği için sponsorlarıyla kaprisli ilişkiler kurduğu için maçlarda disiplin suçları işlediği için basketbol dünyasından iki yıl süreyle uzaklaştırıldı. Sonra geri döndü. Çünkü M.Jordan olduğu için… Çünkü  Tibetli rahipler de M. Jordan’ın sakatlığını fark ediyor. Bu hem sportif ruh hem de NBA gibi dev bir organizasyonun toplam kalitesini koruma tavrı. Şimdi NBA mesela en çok parası olan kulüp, bütün grupların en iyi basketçilerini toplayamaz mı? Burada amaç şudur: Toplam kalite. Şimdi en iyi savunma ribaundunu alan kişi George ona en çok kimin ihtiyacı var? NBA de en çok savunma ribaunduna sahip takımdır. O seçme hakkı onundur. Dolayısıyla paranın çok iyi idare edildiği ama paranın hükmetmediği standartlar var. İnanın, biz bu fikirleri söylerken kendimiz tatmin ediyoruz. Sizler toplumda daha güvenilirsiniz, neden? Çünkü istihdam yaratıyorsunuz, vergi ödüyorsunuz, ekonomik değerler, üretiyorsunuz herkesin paylaşacağı hayatın gerçeklerini dile getiriyorsunuz. Bir yandan da çok sayıda kitlesel bir şey olmasın, küçük dar kapsamlı meclisteki siyasetçilerin de dinleyebileceği hatta maliye bakanının da gözünün içine baka baka bazı gerçekleri insanların konuşmaya değil dinlemeye gelsin diyebilecekleri bir toplantı olmalı. Kulüpleri kamudan beslendikleri müthiş şeyler var. İşte yeni rantlar, vergi kolaylıkları yani her birinin işi var devletle. Sonuç olarak kulüp başkanlarının da devlet karşısında o statüyle devlet karşısında ayrıcalık sağladıkları bir şey var.  

 

 

Dr.Cüneyt Sezgin

Teşekkürler Atilla Bey, İzninizle denetim kısmıyla devam edelim ve sözü Ali Kamil Bey’e verelim.

 

Ali Kamil Uzun

Şimdi benim uzman olduğum konu iç denetim. Ama maalesef dış denetim de son derece sınırlı yapılıyor. Aslında iç denetime uygun bir yapılanma da olmadığı için. Yoksa iç denetim faaliyetini başlatmamız da bugün sadece çaresiz bir faaliyetten öteye gitmeyecektir. Ama futbolda denetim deyince kara para aklama ile kayıt dışı ekonominin gelişim gösterebileceği koşullara sahip. Bunu çok çarpıcı bir şekilde ifade etmek mümkün olur. Şimdi böyle bir denetimsiz yapıda tabii ki sponsorların birlik olması prensipleriyle sponsor oldukları faaliyetlerin hesap verebilir ve kendileri açısından hesap sorulabilir, denetlenebilir olması açısından önemli. Sonuçta hesap sordukları denetlenecek olan ………………..  Şimdi bu kulüplerin mevcut altyapısı onların da zaten böyle bir oyunda, bu şekilde bir iş birliğine uygun bir yapıda olmadığını ifade ediyorsunuz. Futbolun oyuncularıyla, yani yalnızca sahadakileri kastetmiyoruz, bir yere varılamaz olduğunu söylüyoruz. Bu bakımdan ama sponsorların böyle bir adım atması kurum ve kuruluşları denetlenebilir olmaya zorlaması, koşullardan biri olarak düşülmesi lazım. Çünkü bu konuda spor kulüplerinin ciddi denetime açık bir yapıya ihtiyacı var. Tabi burada karşımıza dernek ve şirket yapısı çıkıyor. Şirket yapısı için bir umudumuz henüz yasallaşmadı ama yasallaştığı takdirde 2009’dan sonra yürürlüğe girecek Türk Ticaret Kanunu. Özellikle dış denetime ve kurumsal denetime yönelik orada bütün şirketleri kapsayan önemli düzenlemeler var. Bu düzenlemenin dış denetim disipliniyle bir iç denetim zorunluluğunu da getireceğini öngörüyoruz. Fakat dernek tarafı ne olacak? Her ne kadar dernekler tarafında da denetim ve iç denetim ile ilgili düzenlemeler olsa da bunun nasıl yapılacağına dair bir birikim, tecrübe yok. Çünkü olay bu işe liderlik yapan başkanların etrafında dönüyor. Kimsenin soru sormaya gücü yetmiyor, sorduğu takdirde de etkisiz hale getiriyor. Bu bakımdan tespitlerle karamsar bir tablo çiziyor gibi görünebiliriz. Denetimi nasıl olacak? Bunun ilk şartlarından biri futbolu finanse eden kurum ve kuruluşların belki bu denetim esaslarını bu sponsorluk sözleşmelerinde geliştirterek kulüpleri terbiye etmeleri, her şeyden önce kulüplerin bu süreçleri yönetecekler gibi kriterler koyması şeklinde tedbirler önerilebilir. Bugün bir banka, kredi sağladığı bir kurum veya kuruluş zor duruma düştüğünde ona ilişkin bazı kurallar koyuyor ya da bazı yöneticiler atıyor veya bazı denetim ya da gözetim kuruluşlarını devreye sokarak onları izlemeye aldırıyor. Bu tür çarelerle ilk adımlar atılabilir diye düşünüyoruz.

 

Doç.Dr.Aylin Seçkin

Yönetim mevzusunda ben federasyona ve devlet mekanizmasına güveniyorum. Hukuki yapılardaki eksiklikler düzenlenirse belki daha şey olur. Ben bu UEFA kriterlerinin bizim kulüplere bir katkı sağlayacağına inanmıyorum. Bir de borsaya açılmanın çok da yaygınlaşacağına inanmıyorum. Hali hazırda Avrupa’da açık kulüplere bakıldığında bunlar çok sağlıklı açılımlar değil. Keza bizde de öyle.  Örnekler yatırımcıya avantaj sağlayan dolayısıyla bu trendin devam edeceğine inanmıyorum. Oradan kaynaklı bir denetim aydınlanması olmayacak. O zaman devlet ve federasyon kanallı, federasyonun da inandırıcı denetleyip yaptırımları uygulayacak bir yapıyla bu şeyleri izah etmesi gerektiğine inanıyorum. Yoksa göstermelik kontrollerin, yandaş ilişkilerinin kendi kendilerini kandırıp zaman geçirmekle sınırlı kalacağına inanıyorum. Bu mevzuat değişirse her şey olabilir. Ben meclise ve oradaki parlak akıllara inanıyorum ve güveniyorum. Oradan bir şey çıkabilir şimdi ya da gelecekte. Dolayısıyla baştan öyle bir yapı ve buna uyan bir federasyon ve kulüplerin hizaya girmesi. Bu ancak piyasa ve kurallarla terbiye edilecek bir durumdur.

 

Doç.Dr.Kutlu Merih

Şimdi bu toplantıya gelinceye kadar düşünmediğim ve dikkatimden kaçan şeyler yavaş yavaş gözümün önüne gelmeye başladı. Kurumsal yapı ve kurumsallaşmadan bahsetti ama bunu tanımı yapılmadı. Ne olmalıydı? Biz, nasıl olsun istiyoruz? Neden şikâyetçiyiz? Yani hastalığın diagnostiğini yapmadan, emarını çekmeden, çözüm öneriyormuşuz gibi bir his var içimde. Şimdi futbolun kurumsal yapısında ciddi sorunlar var. Yani kurumsal anlamda futbolun öyle tartışılabilir bir yapısı yok. O da şöyle: Futbol profesyonel bir olay. Bu profesyonellerin yani futbolcuların profesyonel bir meslek örgütleri yok Türkiye. Şimdi bu olmadığı zaman kurumsal yapıda ciddi bir boşluk var anlamına geliyor. Bir iktidar yapısı bizim Abdülkadir Hocanın güzel bir lafı var: “Futbol siyasetin kankasıdır.” der Yani öyle bir akrabalık ilişkisi var. Yani böyle bir kurum yaratılmış.  Bu bizim bildiğimiz rasyonel modlara uymuyor. İrrasyonel bir yapı var orada. Futbolun ekonomisinden da bahsettik. Afimartik inelastik ve irrasyonel. İrrasyonel bir şeyden bahsediyoruz. Şimdi şöyle söyleyeyim size, Bu masada Salvador Dali’den ya da Picasso’dan hoşlanan var mı? Vardır veya yoktur ama bu bir realite. Ama biz Picasso’dan, o göz orada durur mu diye tartışıyoruz. Hâlbuki o öyle. Kendi sürrealist yapısı içinde bir etki yaratıyor. Şimdi biz bu irrasyonel ve sürrealist yapıyı sanki rasyonel ve realist bir yapıymış gibi tartışıyoruz. Denetleyemezsiniz çünkü daha makul bir standardı yok ki. Muhasebesi tanımlanmamış, insan ilişkileri tanımlanmamış. Şimdi bir futbolcu ücretli midir, kapitalist midir? Çünkü futbolcunun bonservisi amortismana geçiyor. Biz futbolcuya ücretli emekçi gözüyle bakıyoruz. Oysa bonservisini kiralayan bir kapitalist futbolcu. Ve şimdi bu ne rasyonelleşmiş ne tartışılmış ne de bunun kurumsal bir yapısı oluşmuş.  Ama UEFA diyor ki futbolcunun bonservisini amortismana aktif yazın. Amortize edin. Siz sözleşme süreci içinde amortize ediyorsunuz. Lisans alan bütün futbolcular, futbol muhasebesinde aktif sayılıyor. Bonservisleri ve bu, amortize ediliyor. Bu çok karışık mesajlar yaratıyor.

İrrasyonel asimetrik teoriye, uygulamaya uymayan endüstriyel yapıya uymayan bir yapı var ortada. Bu yapıyı tespit etmeden buradaki patolojileri, patolojik bir yapı bu niye patolojik öyle olması lazım çünkü futbolun doğası öyle. Çünkü futbol ambalajlanmış bir şiddet. Bundan hoşlanıyoruz da. Bu bizim psikolojik duygularımıza hitap ediyor, kimlik duygularımıza hitap ediyor. Başarı isteklerimizi tatmin ediyor. Bir sürü psikolojik tatmin duygusu yaratan patolojik bir yapı. Şimdi bu patolojiyi test etmeden tanımlamadan, ölçeklemeden, onun nasıl düzeltileceğini tartışmamız bana pek gerçekçi gelmiyor. Yani futbolcular örgütlenmeden, profesyonelleşmeden, bu bilek güreşinde maalesef yönetenler hep hakim olacaklar. Yani sizin söylediğiniz sponsorluk çok önemli geldi bana. Yani hiç olmadık bir güç devreye girecek. Bu meslekte risk yönetimi yok. Başka bir şey söyleyeyim: Futbol federasyonunun bir Futbolculuk Federasyon Vakfı var. Futbolculardan yasadışı para toplanmış. 30 milyon dolar. Ne karşılığı, biz siz emekli yapacağız. Şimdi bakın bu ne rasyonel ne hukuka uyuyor. Bakın, İlhan Mansız sakatlandı, çocukcağızın haberi bile yok böyle bir mekanizmadan. Kimse ona söylemiyor medyanın gündeminde de değil. Medyasıyla birlikte futbol teşkilatı irrasyonel bir yapı ve yapısına göre bir söylem oluşturmuş. Bunu lanse etmek için toplumun dikkatini çekmek için güce ihtiyacımız var. O gücü sağlayamıyoruz. Biz futbolcuların sorunlarını futbolcularla konuşuyoruz. Akılları başka yerde, dinlemiyorlar bile. Halka açılmayı, şirketleşmeyi konuşuyoruz,dinlemiyorlar. Bu Türkiye’nin en elenmiş, en seçkin düşünce gücüdür futbol konusunda……………. Biz, bir araya geldik pek çok şey konuştuk, hiçbir reaksiyon gelmedi. En başta federasyonu karşımızda göremiyoruz. Onun sorumlu olması lazım. Öyle sorunlar var ki bir kere ahlaken birilerinin, olmaz böyle şey demesi gerekirken kimse bir şey demiyor. Mesela ben size şeyi vereyim, bu risk yönetimine de uyar. Deniz Barış olayı. 1 milyon borcu vardı, lisansı elinden alındı, tamamen insan haklarına aykırı zaten Yargıtay’dan döndü. Biz onu, kitabımıza da koymuş ve itiraz etmiştik. Orada bir …….. sözleşmesi yapılmış. Bence gelecekte, lisansımızı şu fiyattan satacağım size,  satmazsam ceza ödeyeceğim. Bakıyorsunuz sözleşmeye ceza 1 milyon dolar, yaptığı sözleşme 300 bin dolar. Bakın bu mümkün değil. Bakın batıl bir dokuman var; batıl dokumanı hukukçular kabul ediyor, federasyon kabul ediyor ve çocuğu cezalandırıp o parayı ödettiriyorlar. Şimdi o dokümanın kendisi batıl ama anayasal kurumlar batılı kabul ediyorsa artık tartışabileceğimiz bir şey olmaz. 

 

 

Tuğrul Akşar:

Şimdi Kutluğ Bey’in söyledikleri çok ilginç. Bu kurumsal yönetim olabilir mi? Neden olmasın. Yasallaşma konusu muğlâk bir şey mi? Şimdi kurumsal yönetim ve kurumsallaşma zaten dünyada pek tanımı olan bir şey değil. Baktığınız zaman, ilkeleri sayılabilir; şeffaflık, hesap verebilirliği, bence bunların futbolla uyuşmayan hiçbir tarafı yok. Şeffaf olmak, hesap vermek, ben bunların futbola uyduğunu düşünüyorum ama her sektör aynı mıdır? Futbol, bankacılık, turizm çok farklılıkları var. Futbol bugün dünyayı sarsan bir oyun. Bence hala şövalye ruhunun sportmenliğin geçerli olması gereken bir alan. Bir taraftan temaşa. Ama bir taraftan da hala ortada ciddi rakamlar var. Ve bu rakamların ben, çok da basit aslında isterseniz rakamlaştırılması yani futbolcuya ne kadar para ödenmiştir ne kadar gider yazılmıştır, sponsorlardan ne alınmıştır? Onların şeffaflaştırılması son derece kolay yapılabilir bir şeyse denetlenmesi de kolay. Ama nedir? Değişen kavramlar var… UEFA kriterleri futbolcuları artık bir varlık olarak gören, onları bilançoya yansıtan işte burada finansal etkileri var; örneğin futbolcunun sakatlanması durumunda bir anda şirketin bilançosu etkilenecek. Futbolcu formundaysa tam tersine bonservis bedelinde artış olabilecek ama bilançoda artı olarak yansıyacak ama bir yandan Atilla Bey’in söyledikleri de doğru. Futbolcularla ilgili sigorta primleri mesela UEFA kriterlerinde şöyle bir şey var. Futbolcu varlık tablosu, onu altında koşulun hemen bir tanesi de şu, borçlu olunamayacak yerler var. Bunların en başında gelenlerden bir tanesi de sosyal güvenlik. Futbolcular ve çalışanlar için kulübün borçlu olmaması gerekiyor. Dolayısıyla ben baktığımda kurumsallaşmayı özellikle tanımlamamıza gerek yok ama ilkeler çerçevesinde bunların futbola da çok uyduğunu ve hatta çok da ihtiyaç olduğunu, bu ilkelerde samimi ve dürüst olursak bu ilkelerin rahatlıkla denetlenebileceğini rakamsallaştırılabileceğini, düşünüyorum. Problem nerede? Risk boyutu ve doğası çok farklı olan bir sistemi var. Bildiğimiz kalıplara oturtmak da zorlanıyoruz. Katılıyorum ama bugün hava t....................  üzerine iş yapan para kazanan şirketler var… Hava gibi tahmin edilemeyecek bir sektörden, ne olacağına bakarak çünkü havanın kötü olması tarımı ya da petrol fiyatlarını etkiliyor. Ama insanlar bu belirsizliğe rağmen onlardan, obsiyonlardan vs. den onu bir sistemin içine sokmuşlar. Ben bu açıdan yapılamayacak hiçbir şey olmadığını düşünüyorum. İrrasyonel ve asimetrik tarafları var ancak kurumsal yönetim ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmeyecek bir sektör değil diye düşünüyorum. 

 

Doç.Dr.Kutlu Merih

Kabul ediyorum ancak futbol…….. deforme eder yozlaştırır….

 

Tuğrul Bey: Öyle olmuş. Zaten şu andaki durum onun yozlaştırılmış hali. Federasyonun yetkileri var. Denetlemesi gereken giderleri var ama denetlemiyor. Siz demin bahsettiniz Alex’e şu kadar ödedim, diyor ama federasyona şu kadar ödedim diyor. Bu noktada demokratik sorunlar çıkıyor. Artık kurum bunu yapmazsa yapabileceğiniz bir şey kalmıyor.

 

 

Atilla Gökçe

Şimdi kulüplerin büyük çoğunluğu kamu yararına dernek statüsünde. Dolayısıyla denetlenme zorunluluğu en azından kamu vicdanını tatmin etme bakımından yani Kızılay neyse Fenerbahçe de o. Şimdi yeni yapılanmada kamu yararına olsun ama onları örnek alıyorlar. Şimdi yeni yapılanmada kamu yararına popüler bir alan olduğu için denetlemek daha çok gerekli.

 

Ali Kamil Uzun

Bütün dernekler, vakıf çatısındaki hani kamuya açık sivil toplumun gücünü kullanan gerektiğinde toplumsal muhalefet adına güç olan ve onların yönetimlerinin yeri geldiğinde farklı şekilde kullanan, kurum ve kuruluşların olduğu için her şeyiyle denetlenebilir olmalarını savunan biriyim. Bu kuruluşların mutlaka denetlenebilir bir yapıya sahip olmaları lazım. Kurumsal yönetim yapısına sahip olmaları lazım. Çünkü gerektiğinde bunlar toplum üzerinde önemli etki yaratıyorlar. Bir ticari kuruluştan ya da bir endüstri kuruluşundan çok daha farklı etkileri var. O yüzden kamuya açıktı, kapalıydı, bunları bir yana bırakıp -bunlar zaten o nedenle kamusal kuruluşlar- denetlenmesi lazım. 

 

Atilla  Gökçe

Denetlenmediği takdirde, kötü niyetli örgütlerin ve isteklerin kontrolü altına geçiyorlar. Böyle bir risk var yani.

 

Doç.Dr.Kutlu Merih

Konuşuluyor, şöyle yapılsın böyle yapılsın, federasyon şöyle olsun, kanun böyle olsun, deriz; çözeriz sorunları. Ama çözülmüyor. Çünkü sistem elastiki yapısı nedeniyle hemen deforme hale getiriliyor. Bütün kurallar futbollaşıyor. Futbollaşınca denetim kalmıyor. Futbolun yapısı bu ama sürrealist.

 

Osman Kaya

 

Ben aslında derneklerin denetim mekanizmasının bugünkü durumundan bahsettiler. Kutlu Bey de biz bunu yasayla yazılı olarak masa başında koyabiliriz ama sonunda yine deforme edilir dedi. Ben Cüneyt Sezgin Beyin de katkısını bekliyorum. Bu toplantıdan derneklerdeki denetim sorununun halli konusunda umut ışığı  çıkabilir mi?

 

 

Tuğrul Akşar:

Aylin Hocanın üzerinde çok durduğu bir olay vardır: Paydaşlık. Yani bizde bugün bütün ilişkiler paydaşlık ilişkisi temelinde değil yandaşlık ilişkisi temeli üzerine yükseliyor. Biz örgütlerde eğer paydaşlık ilişkisini yandaşlık ilişkisi üzerine egemen kılarsak zaten bugün paydaş olan insanlar haklarını arayacakları için bugün ne Aziz Yıldırım ne de başka kulüp başkanları taraflara ya da futbolcuya rağmen bir takım şeyleri yönetmesi mümkün değil. Bugün Türk futbolunun kanayan yarası sportif AŞ’lerdir. Halka arzlar inanılmaz yanlıştır. Bugün 3 kulüpler de sadece temettü adı altında 3. kişilere kulüp dışına milyonlarca lira ödüyorlar. Bugün Galatasaray’ın bir kuruş dışarı ödemeye gücü yokken 30 milyon YTL 3. kişilere temettü dağıtıyor. Beşiktaş kurulduğu 2002 yılından beri 300 bin dolar temettü dağıtmış.  Beşiktaşı da biliyorsunuz zaten buna bağlı olarak piyasa doğru en küçük ama doğru bir yöntem. Şimdi bugün Türk futbolunun lokomotifi olarak değerlendirdiğimiz üç büyük takımın 2’ sinin yanlış halka arzı sürekli kulüp dışına para transferini zorunlu kılıyor. Siz yılda bütün gelirlerinizi, giderleriniz olmadığı için temettü olarak dağıtıyorsunuz ve uzun vadede nakitinizi eritiyorsunuz. Olmayan parayı temettü olarak dağıtmak için kredi kullanıyorsunuz, ondan sonra Galatasaray gibi 10 yılda 90 milyon dolar kur farkı, kondisyon farkı, faiz ödüyorsunuz. Bu yıllık 9 milyon dolara tekabül ediyor. Bu sürdürülebilir bir dinamik değil. Yanlışlık burada devam ediyor ve ısrar ediliyor. Şimdi siz dediniz ki Üç Büyükler tabii ki lokomotif. Üç Büyükler olsa ne olurdu olmasa ne olurdu. Ben de bunun çalışmasını yaptım. Olması tabii ki fayda sağlıyor.

 Yine bir araştırma vardı, 10 yılda Türk futbolu transfere 750 milyon dolar para harcamış. Bu transferin yüzde 95’ini üç büyük kulüp gerçekleştirmiş. 10 yılda kazanılan başarı bir UEFA, bir süper, bir de dünya 3’lüğümüz var. 750 milyon dolarlık yapılan transferlerin karşılığı da 50 milyon dolar futbolcu takımından gelir var. Baktığımız zaman yaptığımız transferler son derece ……. paramız var. En son yine bir çalışma vardı. Transfer ……….. girdiğimiz zamanda görüyoruz. Bugün Türkiye süper liginin bonservis bedelleri üzerinden değeri 7000 milyon Euro yani Türk futbolunda para var. Aslında denetimsiz yapı, disiplinsiz yapıdır. Disiplinsiz yapı ise kaynaklarını verimli kullanmayan yapıdır. Denetimin olmadığı hiçbir yerde disiplinden söz edemeyiz. Bugün futbol irrasyonel bir olay olmakla beraber İngilizler işte Deloitte’in raporlarını artık görüyoruz. Dünya artık çok küçük. 3. lig takımına kadar bilançosu, nakit akışı, gelir tablosuna kadar koyuyor. Ben orada bakıyorum 3. ligdeki takımların yıllık gelirlerini görüyorum. Ben böyle bir çalışma yapmak istedim TFF’ye sadece kulüplerin yıllık ortalama seyirci sayılarını sordum, bana onu dahi bildirmediler. Niye bildirmiyorsunuz dediğimde, “bize zaten düzenli gelmiyor.” Çünkü arka tarafa baktığınız zaman, bilette yazılan rakamlarla bildirilen rakamlar arasında ciddi farklar var. Vergi endişesi var. Buna rağmen disiplinin olmadığı yerde kaynakların doğru kullanılmadığı zaman yıllık 750 milyon dolar transfere para harcıyorsunuz ama karşılığında bir şey yok. Yine bakıyorsunuz: İngiltere’de kulüpler yıllık 1,2 milyar dolar vergi ödüyorlar. Bizde de bugün vergi de yok ……….. istisnaları getirdi sadece. 2009, 2010 yılına kadar yüzde 10 amatörlüklerde 2. ve 1. ligde yüzde 10 a indirildi stopaj şeyde de yüzde 15. Şimdi zaten kulüpler vergi ödemedikleri gibi bonservis bedeli üzerinden futbolcular Denizbank olayında oldukları gibi farklı sözleşmeler yaptıkları için orada bir vergi kaybı var. Şimdi ne kadar karşı çıkarsak çıkalım vergi disiplin aracıdır. Eğer İngiliz kulüpleri bugün yılda 2,7 milyar dolar gelir  yaratıyor. Bunun 1,2 milyarının da vergi verebiliyorsa bugün Türk futbolunun da vergi verecek durum var. Yani bugün Türk futbolunun parası olmasaydı zaten 700 milyon euro ……..    Baktığınız zaman Fenerbahçe stadının koltuk başına katma değeri Galatasaray’ın iki katı, Beşiktaş’ın üç katına yükseliyor. Bakış açısı olarak da baktığımız zaman insanlar para harcıyorsa kendisi açısından tüketici, ancak kulüp beni bu şekilde görüyorsa kulüp bazında ben müşteriyim. Nitekim beni müşteri olarak gördüğü zaman bana sağladığı servis ve hizmetin kalitesi de yükseliyor. Çünkü endüstriyel futbol aslında standartların yükselmesi, kalitenin artması anlamına geliyor. Bizde biraz şark zihniyeti de var. Fransa’da yapıldığı zaman adamlar elinizi kolunuzu kesiyor. Mesela İtalya’da adamlar Juventus’u Seri B’ye düşürdüler. Bizim böyle bir gücümüz var mı? Bir buçuk yıl önce birisi çıkıp bir kulüp başkanı hakkında belgeleri ortaya koydu. Ancak olay kapandı. Atilla Bey’in geçen sene yazmış olduğu “Cumhuriyet’ten Cemaat’e” başlığı altında bir yazı var. Ben ondan bazı pasajları aldım. Cumhuriyet’ten cemaate gidiş aslında Türkiye’nin genel gidişi ile de alakalı. Kulüplerin başındaki insanlarda böyle bir sıkıntımız var. Türk futbolunun patolojik problemleri de var. İlk önce bunu iyi tanımamız lazım. Bizde şöyle bir mantık var. Bugün eğer Türk futbolunun Üç Büyükleri lig çatısının üstünde olmaya devam ederse, Türk futbolunu bunlar domine ediyor, aman bunlar iyi olsun diye bakarsak ve üç kulübü bir yana geri kalan 147 kulübü bir yana koyduğumuz zaman bizim bu haksız rekabeti koruyan, oligarşik yapıdan kurtulmamız mümkün değil. O zaman bizim futbolun kendi içerisindeki temel dinamiklerden birisi futbolun dayanışmacı bir lig olmasıdır. Bu dayanışmacı lig içerisinde rakibiniz düştüyse sizin futbol kaliteniz yüksektir. Futbolda rakibiniz ne kadar güçlü olursa, sizin futbol kaliteniz o kadar yüksek olur ve reytingleriniz de bir o kadar artar. Bugün Üç Büyüklerin bütçelerine baktığımız zaman, Türk futbol pastasının yüzde 45’ini kendi aralarında paylaşıyorlar, fakat yarattıkları katma değere baktığımız zaman aldıklarından daha azını Türk futboluna veriyorlar. Bunlar 100’er yıllık kurum. Kurum kurumsallaşma, marka markalaşma noktasına geliyorum. Kurum ve marka somut şeylerdir, ancak kurumsallaşma ve markalaşma soyut şeylerdir. Aslında somuttan soyuta gitmemiz lazım. Bu soyut olan şeyler katma değer üretiyor. Biz kurumken kurumsallaşamazsak, kurumsal yönetimi egemen yapı haline getiremezsek, denetlenebilir olmazsak, şeffaf olmazsak, hesabımızı vermezsek, ondan sonra biz bir katma değer yaratamıyoruz ve marka olamıyoruz. Dünyanın en büyük derbisi olarak gösterilen Fenerbahçe – Galatasaray derbisini dünyaya pazarlayamıyoruz. Neden pazarlayamadığımızı oturup konuşmamız lazım. Çünkü dünyada bunu pazarlayabilmenin yolu marka olmaktan ve bunu satabilmekten geçiyor. Bizim o zaman çok ciddi eksiklerimiz var. Ne olursa olsun, futbol ne kadar irrasyonel bir yapı da olsa, paranın olduğu her yerde denetim olur. Çünkü para çıkar çatışması demektir. Paranın olduğu her yerde çıkar çatışması vardır. O yüzden denetim mutlaka olacak. Ancak bu denetimin gerektirdiği yapıyı kurmak, bunu tesis etmek paydaşlık ilişkisinde bir yapı haline getirmek de Türk futbol otoritesinin yani Futbol Federasyonu’nun görevidir. Türkiye Futbol Federasyonu’na da yön verecek yeni bir yapılanma lazım. Futbol Federasyonu’nun yapılanması, mevcut statükoyu devam ettirmeye yönelik. Türk futbolunu dünyada bir yerlere getirebilecek bir yapılanma olmadığı için Türk futbolu da Türk siyasetinin derin izlerini taşıyor. Bir kere genel kurulunun yapısının baştan değişmesi lazım. Bugün gerçekten yeni bir futbol yapısı oluşturmak lazım. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok, doğru. Her şeyden önce futbolun idari işlerini yürüten ayrı bir birim olmalı. Futbolun parasal işlerini yürüten, bunları pazarlayan bir birim olmalı. Denetim mutlaka olmalı. Denetimin olmadığı yerde, verimlilik ve disiplin olmaz. Verimlilik ve disiplinin olmadığı yerde ise katma değer yaratamadığımız için ne futbolun katma değeri ne de kulübün değeri yükselmez.

 

Dr.Cüneyt Sezgin

Burada Üç Büyükler konusuna değinmek istiyorum. Türkiye’de Üç Büyükler konusu kadar yanlış değerlendirilmiş bir konu yok. Çünkü katma değerden bahsediyorsak taraftar sayısına bakalım. İstatistiklere göre kendisini taraftar olarak tanımlayan insanların yüzde 85-90’ı Üç Büyükler’in taraftarı. Anadolu’da bile o şehrin takımından çok Üç Büyükleri destekliyorlar. Üç Büyükler, o stada gitmezse o stad dolmuyor. Televizyonda reyting oranlarına baktığımız zaman Üç Büyüklerin maçları takip ediliyor. Üç Büyükler konusunda şöyle bir paradoksal ilişki görüyorum; bir tarafta çok şımartılan, el üstünde tutulan, kayırılan kurumlar. Fakat bir taraftan da en fazla haksızlık yaptığımız kurumlar. Niye? Bu iş, maddi imkânlarla ölçülseydi, Türkiye’nin en zengin kentlerinden bir tanesi Bursa. Neden her sene düşme tehlikesi yaşıyor? Neden her sene suçu bir takımla yaptığı maça yüklüyor? Niye Bursa gibi Türkiye’nin sanayileşmiş şehrinin rekabetçi bir takımı yok? Niye İzmir gibi Türkiye’nin üçüncü büyük ve zengin ilinin bir tane doğru düzgün takımı yok? Türkiye’nin en zengin kentlerinden Adana’dan veya Kocaeli’den neden bir takım çıkmıyor? Markalardan ve kurumlardan bahsettik ya, bazı şeyler kolay yaratılmıyor. Üç Büyükler 100 yıl önce Üç Büyük değildi. Zaman içerisinde buralara geldiler. Her ülkenin ancak belli sayıda takımı taşıyacak bir yapısı vardır. Bunun istisnaları çok azdır. Belki Almanya diyeceksiniz. İtalya, İspanya hatta İngiltere bile öyle. Çok rekabetçi bir lig gibi görünüyor ama aslında İngiltere liginde, üç beş tane lokomotif kulüp var. Üç Büyükler her ne kadar pastadan büyük pay alıyorlarsa da diğer kulüpleri bir ölçüde suspanse ettiklerini düşünüyorum. Tabii ki diğer kulüpler de lig olması açısından varlıklarıyla ve  rol almalarıyla da onlara katkı sağlıyorlar. O yüzden bu yapıyı daha da iyileştirebilir miyiz ya da nasıl iyileştirebiliriz diye bakalım. Ama bu işi, Üç Büyükler üzerinden çözeceğimize, biraz da Anadolu kulüpleri ne yapabilirler, ona bakalım. Niye Anadolu Kulüpleri’nin başına birisi gelip de sahiplenmek istemiyor? Şu efsane sizce doğru mudur? “Önümüzü keserler, Üç Büyüklerin önünde şampiyon olamayız” Sivasspor bu sene şampiyon olamaz mıydı? Trabzon nasıl şampiyon oldu? Trabzon zengin bir kent mi? Trabzon 150 bin nüfuslu Anadolu’nun fakir kentlerinden bir tanesidir. Trabzon dördüncü büyük olarak adını koymuş, kısıtlı imkanlarla bu noktaya gelmiş. Kurumsallaşma açısından size katılıyorum. Üç Büyükleri derme çatma da olsa biliyoruz, acaba Anadolu kulüplerinin rakamları nedir? Bu rakamları bilenimiz, yöneticileri tanıyanımız; insanlar, hangi seçimlerle buralara geliyorlar, hangi finanslarla yönetiyorlar, finansal açıklarını kapatmak için başka yollara başvuruyorlar mı? Buralara da el atmak gerekiyor. Şeffaflaşmayı onlar açısından da düşünmek lazım. Üç Büyükler gözümüzün önünde oldukları için eleştirelim ama bence Türkiye’nin diğer kulüplerine bakışını da sorgulamamız lazım. Mağdur edebiyatından çok,  aslında çok zengin illerimizin neden rekabetçi bir yapı, ortaya çıkartamadıklarına daha eleştirel bakmamız lazım. Üç Büyükleri çoğaltmaya çalışalım tabii ki ama bunu Üç Büyükler’den haksız transferler yaparak değil de diğer kulüpleri mobilize ederek yapalım. İzmir gibi büyük bir kenti, nasıl mobilize ederiz? Biraz da böyle bakmamızda fayda var, diye düşünüyorum.

 

Tuğrul Akşar:

Milliyet’de Ercan Güven, ‘Pastayı büyütmek, dilimi kalınlaştırır’ diye bir cümle kurdu. Zidane, Kırklareli’ne gelmesini hiç kimsenin gündeme getirmemesini eleştiren bir yazıydı. Üç Büyükler tabii ki Türk futbolunun lokomotifi. Ama şöyle bir yanlış yapılanma var. Türk futbolu bunlara bu rolü vermiş zaten. Ama bu rol verildikten sonra hakmış gibi, böyle devam etmiş yıllarca. Verdiğiniz örneklerde doğruluk payı mutlaka var. Ama ben olaya şöyle bakıyorum; pastayı paylaşmaya yönelik bir yapılanma var. Pastayı büyütmeye yönelik bir yapı olmadığı için Üç Büyüklerde sıkıntı böyle devam edip duruyor. Bunların hep iyi olmasını bekliyoruz. “Sivasspor Şampiyonlar Ligi’ne gitseydi ne olacaktı ki, hiç olmazsa Fsenerbahçe, Galatasaray gitsin de onların bütçesi var” bu sakat anlayış, yıllar boyunca böyle devam ettiği sürece Üç Büyüklere bağlı, Üç Büyüklere endeksli bu lig yapılanması bitmeyecek. Sırf gerekçeleri bunlar, 100 yıl önce kuruldu diye.

 

Dr.Cüneyt Sezgin

Ortada bir pasta var, ben kendi dilimimi keseyim, pastayı büyüteyim ama siz hiçbir şey büyütmeyin. Türk futboluna yatırım yapmayın. Koskoca Bursa olarak doğru düzgün bir yönetim getirmeyin. Ama ben de size pastanın yarısını vereyim. Bu pastayı büyütmez. Pastayı büyütmenin ben de tarafındayım. Ama pastayı büyütmek için birisi daha gelip evden biraz malzeme getirecek. Biraz çikolata getirecek, aşçı getirecek o zaman pasta büyür. Yoksa Üç Büyüklerden biraz tırtıklarlar, tırtıkladılar da zaten. Yayın hakları vs. diye. Anadolu’yu kastetmiyorum, Ankara ve İzmir’de hala futbola yatırım yapamıyorsa Üç Büyükler’den kaynaklanmıyor. Üç Büyükler’in şöyle bir mükteseb hakkı da yok. Bunlar verilmiştir. Bence verilmiş değil kazanılmıştır. Üç Büyükler ne olursa olsun; kongresine giden insanlar var, iktidar varsa muhalefeti de var. Diğer kulüplerde bunların hiçbirisi yok. Üç Büyükleri neden savunayım? Bir bankacı olarak bir şekilde kendisini farklılaştırmış, yatırım yapmış, kendisini büyüten, siz orada biraz durun, arkadakilere de biraz pay aktarın. Bunu rekabet koşullarını iyileştirecek şekilde yaparsak, pastayı büyütmek anlamında yaparsak, çok anlamlı buluyorum. Şu an Türkiye’de yapılan tartışmayı çok alaturka buluyorum. O yüzden önemsedim. Üç Büyükleri savunmuyorum. Çok önemli problemleri var ama göz önünde oldukları için. Türkiye’deki tartışma, Anadolu İstanbul takımları diye gidiyor. Bu bana şu endişeyi getiriyor: Genellikle az gelişmiş toplumlarda yapılan mağdur edebiyatı, daha iyi yapanın aşağıya çekildiği, daha az yapanın desteklendiği bir ortam. Mesela Türkiye’de insanlar hiç üretmez ancak sokaklara çıkıp bize şu kadar maaş verin, diye bağırırlar. Ve üreten şirketler, onun maliyetini üstlenirler. Mesela bankacılığa ekstra vergi getirilir. Bu tehlikeyi gördüğüm için söylüyorum.

 

Osman Kaya

Türkiye’ye başarılı başkanlar gelmiştir. Bu başkanlar uzun süre kalmışlarsa, süreç içerisinde başarı da kendiliğinden gelmiştir. Beşiktaş Süleyman Seba döneminde yokluktan dolayı altyapıya zorunlu olarak yönelmiş, altyapı da o ruhla şampiyonluklar elde etmiş. Bence bir örnek yönetim modeli yok. Örgütler canlı gibidir, şartlara da uyum sağlarlar. Bir yönetim ve örgütleme modelinin mutlak suretle, bunu Üç Büyüklerin yapacak hali yok, mutlak suretle piramidin üstündekilerin yani federasyonun önermesi lazım. Hem ekonomik olarak, hem sosyal olarak bir modeli önermesi gerekiyor.

Ne kadar tasınız varsa gölden o kadar su alırsınız. İzmir’in, Ankara’nın, Bursa’nın futboldan olan beklentisi, TV nasıl olsa veriyor şeklinde. Taraftarın sahiplenmemesi ve bütün bunların hepsi arz talep dengesini de oluşturuyor. Bir yönetim modeli geliştirilmesi gerekiyor ve bu yönetim modeli konusunda federasyona görev düşüyor. İdeal bir ölçüt mü var ki şu ana yanlış diyoruz dediğimiz zaman, birilerinin bunun karşılığında örnek bir model çıkarması gerekiyor. Özellikle üniversitelere bu konuda büyük görev düşüyor. Spor ekonomisinin dışında, hukuk daha yeni girdi. Spor akademilerinde yıllarca beden eğitimi öğretmeni yetiştirildi. Bir CEO var mı diye baktığınız zaman da CEO nasıl olur, bakıyorsunuz bir bankanın başına yeni bir genel müdür geliyor bankanın şekli değişiyor. Bazen bir başkan geliyor, deneme yanılma yoluyla öğrenen başkanlar değil de geçmişteki hatalardan ders çıkartan başkanlar. Hatadan ders çıkardın da kaç paralık hatadan ders çıkardın ve sana bu emaneti kim verdi. Ona bakmak lazım.

 

Atilla Gökçe

Siyaset, spor cilveleşmesinin bir yanı da asıl Anadolu’da. Yani belediye kulüpleri gibi yapay kulüpler var; camiasız ve taraftarsız. Belki bazı kaynakların başka bir yere geçmesi için aracı olarak kullanılan kulüpler, belli anlayışlar için kurulmuş kulüpler, siyasetin kontrolündeki kulüpler… Van Belediyespor’a eyvallah. Çünkü oradaki Vanspor’u yok ettiler. Ama Büyükşehir Belediyespor hangi bakımdan doğru? Üstelik de Üç Büyüklerin canına okudu. Ne kadar politiktir bu? Fenerbahçelilerin, Galatasaraylıların, Beşiktaşlıların nefreti üzerine kulüpçülük yapılır mı?

 

Dr. Cüneyt Sezgin

Son tur; nasıl bir yapılanmamız var?

Aylin Seçkin

Hukuki yapı değişecek. Bu öneri olarak gelir, tartışılır, kanunlaşır ondan sonra da federasyondan aşağıya düzenleme olur diye düşünüyorum. Fakat burada bir lig var. Hem federasyon şu anki sistemiyle, hem de bazı kulüpler bundan memnun. Memnun olduğu sürece değişir gibi durmuyor. Bir statüko var. Onu nasıl değiştireceğiz? Ekonomi biliminin bu konuda birtakım önerileri var; ……. Teorem. ….’nın inancına göre gruplar birbirleriyle müzakere ederek ortak bir yol bulurlar. Yani mutlaka grupları ikna edecek maddi çözümler vardır. Bunlar bir müzakere çerçevesinde yapılırsa bu noktadan başka bir nokta mümkün olabilir. Önce bunun bu tartışma zemininde olması lazım. Bu mümkün. Bakıldığında büyük hukuki davalarda tarafların ikna edebileceği imkanlar olabiliyorsa bunda da mümkün. Çünkü bu da hukuki bir şey. Statüko da değişecek. Değişebilecek bir optimal düzen vardır. Bir sistem çıkar. Bu tarafları memnun edebilecek bir hukuki yapılanma. Ondan sonra benim bir başka önerim Anadolu kulüplerini canlandırmakla ilgili. O bölgenin endüstriyel durumu kulübü bir şekilde destekleyerek, vergi avantajları gibi bir takım teşviklerle bir şeyler yapılabilir. Vestel Manisaspor ortaklığına ben çok ümitlenmiştim. Bir ekonomist olarak olaya ilgi duydum. Fakat devam etmedi. Vestel başarısızlığı görünce çekildi. Vestel marka imajına başarısızlıkla tutmak istemedi. Marka anlamında bir geri çekilme oldu. “Bu sektörde ben desteğimi göstereceğim, birkaç sene başarısız olur, sonra başarı gelir” diye düşünmedi. Kurumsal olarak böyle bir tercih yapmadılar. Bunun umut verici bir başlangıç olduğunu, devamının geleceğinin burada olduğuna inanıyorum. Vestel bunu başaramadı ancak başka firmalar başaracak. Belediye değil de Boydak Holding neden yapmadı? Doğu’da bir tarım firması bir kulübe ismini vererek adını geliştirebilir. Buraların alternatifleri de tartışılmalı. Belki oradaki lokal sermayeyle ortak seminerler verilerek onlardaki ilgi yoklanabilir. Bu şekilde gelişebilir. Amerika’da yapılan bir öneri daha. Anadolu kulüplerinin ürünlerinin ortak mağazalarda satılması mümkün olabilir mi? Buna Üç Büyükler de ortak olabilirler. Kendi mağazamızda böyle bir stand açmaya eğilimliyiz diyebilirler. Bu tip ortaklıklar geliştirilemez mi? Anadolu kulüpleri ile yakınlık sempati geliştirilebilir. Bütün bir yıl bütün stadlar dolsun. Anadolu’daki genç nesil belki bundan etkilenerek ilgi duyacak. Fenerbahçe’nin Galatasaray’ın gelmesini beklemeyecek. Böyle güzellikler ortaya çıkarılabilir. Paylaşmak ve teşvik mekanizmaları geliştirilmeli.

Bilgi Üniversitesi’nde Spor Ekonomisi’nde ikinci senemiz. 92 öğrencimiz var. Her hafta bir konuk ağırlıyoruz. İlgi çok yüksek. Turnuva teorisini inceliyorlar. Kupa, ödüllerin arttırılmasının avantajlarını inceliyorlar. Konukla bunları tartışıyorlar. Finans yapısını tartıştık. Bunu aktif olarak meslek olarak seçmek istiyorlar. Onlar gibi isimleri bu piyasaya çekecek yapının oluşması da statükonun kırılması ile ilgili. Yeni yöneticiler, yeni yapılanmalar böyle oluşacak. Yoksa Aziz Bey’in torunları gibi insanlar kulüpleri yönetmeye devam ederse, biz okuyalım, anlatalım bir faydası olmaz. Bu ancak bir devrimle olmalı. Federasyonun daveti üzerine 2002 A Milli Futbol Takımımıza spor ekonomisi dersi vermiştim. Orada cennete giden yollardan bahsettim ve çok ciddi bir devrim olması gerektiğini, bu girişimin öncüsü olacağınıza inanıyorum demiştim. Bir şeyler zaman içerisinde olmamalı. Olacaksa keskin bir biçimde olmalı. Tıpkı sigara yasağı gibi aniden olmalı.

 

 

Ali Kamil Uzun

Her şeyden önce ortada irrasyonel bir yapı olsa da, çok ciddi sıkıntılar olsa da ben son derece olumlu düşünüyorum. Bir şeylerin değişmesi, çözüme kavuşması gelişmesi açısından bir fırsat. Bu toplantının bu hararetle yapılmış olmasını geleceği dair bir umut olarak değerlendiriyorum. Bu bakımdan dergimizin düzenlediği bu toplantıya göstermiş olduğunuz ilgiye teşekkür ediyorum.

Ortaya bazı alanlar çıktı. Bu işin pazarı ve piyasası lig. Bu pazarın kurallarını koyacak bir patronu olması lazım. Biz her şeyi futbol federasyonundan bekliyoruz. Futbol federasyonunu pazarın kurallarını koyacak yer olarak düşünmüyorum. Bu ligin marka değerini yaratacak, ürünlerin pazarlanmasını yönetecek, piyasanın firmaları olan kulüplerin piyasada kurallarını koyacak, bir organizasyona düzenlemeye gidilmesi lazım. Böyle olduğunda serbest rekabetin kurallarını oluşturmak mümkün olacak. Federasyonu ben oyunun kurallarını koyan kurum olarak düşünüyorum. Yani o düzenleyici bir otorite olması gerekir. Ona göre pazarda süren ticari rekabetin, markaya değer katan, gelir yaratan, bir düzenleyici otoritesi oyunun kurallarını koyan tarafı olması lazım. Bir de bu işe kaynak sağlayan sponsorlar var. Bunların da bir şekilde organize olup kendi kurallarını koymalarını ve böyle bir pazarda nasıl bir rekabeti destekleyeceklerini ifade etmeleri lazım ki arz ve talep edenler bu işi kuralına göre oynasınlar. Bir de işin oyuncuları var. Yani sporcular. Emekçileri diyelim. Patron mu işçi mi diye tartışılıyor olsa da. Bunların da bir mesleki örgütlenmesi olması lazım. Bu bir sendika mı olur, yoksa farklı bir mesleki teşekkül mü olur. Çünkü bunlar da oyuncuların haklarının korunması çıkarlarının savunulması açısından önem taşıyor. Çünkü o pazardaki oyun bunların üzerinde oynanmakta. Tabii bir de işin kurumsal statüsü yasası, şimdi bu dernekler kanunu tasarısı var. Bence kulüpleri, Kulüpler Kanunu diye Dernekler ve Vakıflar Kanunu’ndan çıkartıp böyle bir kanunun içine koymak gerekir. Çünkü dernekler birbirinden farklı yapılar. Hayvanları Koruma Derneği de var, Türkiye İç Denetim Enstitüsü Derneği de var, İş Adamları Derneği de var. Bunlar zaten faaliyet alanlarına göre farklı özelliklere sahip kurumlar. Hiç olmazsa kulüpler aynı amaç etrafında toparlanmış, faaliyet konuları, özellikleri belirli ortak noktaları olan kurum ve kuruluşlar. Bunları Kulüpler Kanunu etrafında toparlamak, halka açık yapıları, kapalı yapıları bir yandan dernek var, bir yandan kulüp var, gibi sorunların da önüne geçileceğini düşünüyorum. Yani yasa koyucuya, Meclis’e, siyasetçiye düşecek taraf, bu işi yasal statüsünü Kulüpler Kanunu’na dönüştürmesinin daha uygun olacağını düşünüyorum. İşin bir de eğitim boyutu var. Hem temel öğretimde hem de üniversitede. Aylin Hoca spor ekonomisi konusunda bir girişim başlatmış. Aslında böyle bir endüstrinin kurumsal yönetiminin gerekli olan her konuda da eğitim konularının gerek üniversitelerde, gerek orta öğretimde oluşturulması gerekir. Bunun teşvik ediliyor olması lazım. Bu çok önemli. Türkiye’de sosyal sorumluluk projeleri ön planda gidiyor. Futbolun da Anadolu’daki sportif faaliyetlerde bir sosyal sorumluluk projesi olarak ele alınması gerekir. Endüstrinin önde gelen kurumları tarafından desteklenmesi gerektiğine inanıyorum. O zaman Üç Büyüklerle uğraşmak yerine rekabeti geliştirmek anlamında, pazarda değer yaratmak anlamında önemli fırsatlar olacağını düşünüyorum. Bir işadamı veya işveren olsam bugün kendi kendine yeten üç büyüğü mü desteklerim, yoksa bir Anadolu kulübüne destek vererek farklı değerlerin yaratılmasına mı katkı sağlarım. Hangisi sosyal sorumluluğa daha uygun? Bunun tartışılıyor ve farkındalık yaratılıyor olması lazım. Birey olarak bizim buradaki payımız ne olabilir diye düşünüyorum. Benim buradaki gayretim neye yeter diye düşünüyorum. Bir sivil toplumcu olarak şöyle bir felsefem var. Müslüman malının zekâtını verir, sivil toplumcu aklının zekâtını verir. Çünkü benim aklımın erdiği iş denetim. Bu vesileyle çeşitli dernek ve kurumların denetim birimlerinde görev alarak orada gerçek bir denetimin nasıl yapılabileceği konusunda aklımın ve emeğimin zekâtını vermeye çalışıyorum. Kiminde başarılı oluyoruz. Kiminde daha zamana ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz. Hepimiz bu konuya ilgi duyan bireyler olarak da bu çerçevede bu endüstrinin içerisindeki kurum ve kuruluşların içerisinde imkanlarımız ölçüsünde belli inisiyatifler alarak bu örnek girişimleri de başlatmamızın daha uygun olacağını düşünüyorum.

 

Atilla Gökçe

Bu toplantıda bulunmaktan onur duyuyorum. Üstüne düşündüğüm birçok konuda daha net fikirler edinme fırsatı buldum. Ali Kamil Bey’in dile getirdiği sivil toplum modelini ….. Toffler dile getirmişti. Gelecekte demokrasiler otokrasiye dönüşecek diye. Yani sivil toplumların uluslararası boyutları Fifa, UEFA gibi insan hakları dernekleri gibi, uluslararası ticaret örgütleri gibi onların hayatlarına renk ve şekil vereceğini düşünüyor. Bu örgütlenme modeli de Türkiye’de sivil hayatın hazırlanması bakımından önemli.

 

Osman Kaya

Değişik cephelerden bakabilmeyi, hatta tıkandığım noktalarda aşabilmeyi öğrendim. Asıl olan şey başkan olsam kulübü parasal olarak bana bağımlı olmaktan kurtarırdım. Demokratik, şeffaf ve denetlenebilir yapardım. Derneklerin yetmediği yerlerde de inisiyatifi ve etik değerleri kullanırdım. Yasaların boşluğunu bulmak yerine yetmeyenlerin yerine yeni dolgu ve yöntemler bulurdum. Bugün için dernekler, dernek olarak yönetildikleri zaman mal varlıkları derneklerin üzerinde. Bana göre dernekleri yetersiz kişiler yönetiyor. Dernekleri yönetirken de futbolu da şirketi de yönetmeye çalışıyorlar. Hiçbirisini beceremiyorlar. Derneği yönetmeye soyunacak olsaydım, diğerlerini yönetecek insanlarla uzlaşırdım ve onların profesyonelce yönetilmesini isterdim. Özellikle de futbolu kültür olarak görüyoruz. Futbol saha içerisinde belki basitçe oynanan bir oyun ama futbolun yönetilmesi o kadar basit değil. Futbol yönetimi görüyoruz ki halkla ilişkiler, dernekçilik, sermaye piyasası yönetimi vs gibi hem bilimi hem disiplini gerektiriyor. Bunların hepsini biliyorum diye ortaya çıkıp ahkâm kesmezdim. Oluşturduğum ekibi, nasıl ki kaleci, orta saha, defans, sağ açık vs. gibi takım kuruyorsam aynı mantık içerisinde, ama ahlaki olarak en iyilerini gücüm yettiği kadar seçmeyi denerdim. Orada herhangi bir sübjektif değeri ve kriteri işletmezdim. Dernek 20 milyon taraftarı olan bir kulübün çok basit yönetilmesini hazmedemezdim. Bir merkezi dernek ve bütüne yayılmış olarak da örnek bir dernek modeli geliştirirdim. Genel kurul yapısını oralardan gelecek delegelerden oluşturur ve bunların tamamını aktive ederdim. Taraftarımı, seyircimi, delegemi ayırt eder bunlarla çok iyi iletişim kurardım. Onlar içerisinden kulübe derneğe yararı olacakların tümünü kabul edecek bir komisyon oluştururdum. O komisyon sürekli yeni önerilere açık yeni projelere açık olması gerekir. Bugün uluslararası düzeyde yönetilen bazı dernekler var. Projeleri yöneten ve mal varlığına sahip vakıfları var bunların. Anadolu’da Kayseri Beşiktaşlılar Derneği’nden birisi benim bir projem var dediğinde bu projenin değerlendirilip onun da katkısıyla bu projenin değerlendirilmesine ceval verecek bir organizasyon yapardım. Böylece Beşiktaş’ı ya da Fenerbahçe’yi oradaki her seyirciye ulaşmasını sağlardım. Onların da aynı şekilde bu kanalı iletişim ve kaynak kanalını açık tutardım. Onları da sürekli takımlarını desteklemeleri konusunda teşvik ederdim. Böylece sinerji akar, bilgi akar ve bu kadar bilgili insan arasından en iyi yöneticileri seçerdim. Bunun yapılabilmesi için de eğitime önem verirdim. Derneklerin yeniden organize edilmesi lazım. Dernekleri ihtisaslarına göre ayırmak lazım. Dernekler Müdürlüğü’ne gidiyoruz. Hepsi aynı benzer tüzüklerle yürütülüyor. Tüzükleri aştığınız zaman da yasalar devreye giriyor. O zaman derneklerin ihtisaslaştırılması konusunda bir yasanın hazırlanması gerekiyor. Yani futbol kulüpleri ile ilgili derneğin nasıl olması, nasıl yönetilmesi ile ilgili kolektif bir akımın oluşması, ihtiyaca binayen de o yasa köşelerinin alınması gerekiyor. İkincisi oluşturulan dernek modelinin diğer illere transferini mutlaka sağlamak lazım. Bir de kulüplerin yıllarca edinmiş oldukları mal varlıklarını kötü yöneticilerin ulaşamayacağı, heder edemeyeceği özellikle sabit varlıklarını koruma altına alırdım. Denetleme konusunda da derneklerle yönetim arasında, çünkü yönetim değişken, taraftar seyirci sabit ama aradaki o eski akil olanları yani divan kurullarını son derece aktif hale getirirdim. Divan kurullarında alınan kararlar tavsiye kararlarıdır diyoruz, divan kurulu yapılarının metin olarak yazılmış olsa dahi uygulama konusunda başkanların güdümünde olması gerçekten üzüntü verici. Kuruşun hesabını soracağım diyerek gelen divan başkanının ondan sonraki ilk divan kurulundaki tavır ve davranışlarını, olaya olan pozitif ya da negatif katkısını bütün o takımın taraftarı ve genel kurulu değerlendirecek. O yüzden bence paydaşlıkla yandaşlık konusunun üstünde defalarca durmak lazım. Paydaşlıkla yandaşlığı ayırt edemeyen insanları delege bile yapmamak lazım. Futbol kulüpleri ortak bir platform içerisinde oldukları için futbol kültürünün yaratılması konusunda da müşterek hareket etmeleri gerekiyor. Bunu ister federasyon sağlasın, ister kulüpler bir araya gelsin mutlak suretle futbol kültürünün yaratılması lazım. Futbol kültürün içerinde her şey var. Yönetim modelleri de var, eğitimi de var, hayalarını tutan bir futbolcunun seyirci tarafından mahkemeye verilip cezalandırılmasına kadar bunun hukuki süreç ve uzantıları da var. Gelişen zihinsel ve gelişen iletişimin varlığı bile kulüp organizasyonlarını yeniden ele almayı gerektirir. Çünkü iletişim o kadar sürat kazanmıştır ki cep telefonlarından futbol maçları verilecek. Yeni iletişim teknolojileri için de bunu düşünmek lazım. Yeteri kadar bilimin ve üniversitelere sokulması ve futbolun dışından olan kişilerin de mümkün mertebe bu katılaşmış örgütlenmenin içerisine nüfus edilmesi lazım. Yapılanmanın da silip süpürüp yeniden meydana getirmek yerine aksayan tarafları düzelterek ama kararlı bir şekilde yapılması gerektiğine inanıyorum.

 

Burç Seven

Kurumsallaşma ve denetim kavramlarının tam anlamıyla yerleşmesi için bir defa kalıplaşmış bakış açısının mutlaka değiştirilmesi gerekiyor. Bunun değişmesi için de bir otorite baskısının gerekliliğine inanıyorum. Şu anda kulüpler üzerinde herhangi bir otorite baskısı bulunmuyor. Bunun için iki şey yapılabilir. Bir tanesi dernekler yasasında bir değişiklik. Ali Kamil Bey kulüpler yasası diye bir öneriyle geldi olabilir. Belki bu kulüpler yasası bir otoriteye bağlayabilir. Nasıl enerji piyasası oyuncularında bir EPDK otoritesi, sermaye piyasası oyuncularında SPK otoritesi, bankacılıkta BDDK gibi otoriteler ki bunları da bir otoriteye bağlamak gerektiğini düşünüyorum. Bir zorlama ve baskının gerekliliği kesin. İkinci bir yöntem de kulüplerin tamamen şirketleşmesi olabilir. Şirketleştiği zaman bu 2009’da gelecek olan TTK ile bir otorite baskısına girmiş olacaklar. TTK da zaten mali raporlama anlamında Türkiye finansal raporlama standartlarını uygulatıyor. Bunlar eşittir uluslar arası standartlar. Dolayısıyla bir şeffaflık sağlanmış olacak. UEFA kriterlerinin bir adım olduğunu düşünüyorum. Bugüne kadar uygulanmayan bir şey. Belli bir noktaya kadar kulüpleri disiplin altına alacak diye düşünüyorum. Fakat konsadilasyon zorunluluğu getirmesi tabii biraz sakat olduğunu gösteriyor. Burada holding durumunda olan kurum kulüp. Bunun altında bazı AŞ’ler var. Bunlardan halka açık olanlar SPK’ya göre maliyet algılaması yapılıyor. Halka açık olmayanlar, vergi mevzuatına göre, dernek pozisyonunda olan holding ya da kurumlar dernekler yasasına göre hazırlıyor. Bu grubun içerisindeki kurumlardan bir kısmının mali yılsonu 31 Aralık, bir kısmının 31 Mayıs bunları nasıl konsalide edeceksiniz? Bu tarz eksikleri beraberinde getirse de bir adım olduğunu düşünüyorum. Çok da karamsar değilim. Daha da ileriye gideceğini ve gelişeceğini düşünüyorum. Fakat daha çok yol kat etmemiz gerekiyor. Türk futbolunun orta vadede belli bir seviyeye geleceğine inanıyorum.

Tuğrul Akşar

Atilla Bey gibi futbola entelektüel anlamda katkı sağlayan Ali Kamil Bey’e de çok teşekkür ederiz. Özet olarak yapacak çok şey var. Bir kere hiç karamsar değilim önümüz açık, sahip olduğumuz yetenek havuzu, nüfusumuz, krizlere alışkın yapımız en zor dönemlerde mutlaka bir çözüm yolu bulmak gibi kıvrak zekaya sahip olmamız ulusça da bizi bu tür sorunların üzerine çıkaracak gibi görünüyor. Ben yapılması gerekenleri 2 başlık altında topluyorum.

1: Makro anlamda yapılması gerekenler, ben biraz daha makro anlamda bakıyorum. 2: Mikro anlamda yapılması gerekenler var. Makro anlamada yapılması gerekenler Yasal ve yönetsel, iktisadi, mali yönde de yapılması gereken şeyler. Mesela bu tartışılan Türk Futbol yapısına ilişkin kafamda bazı şeyler var. Bunlarla ilişkili ben TFF’nin aslında bu konuşmalarda gerekli danışmalığı almadığını ve bu konuları iyi tartışmadığını düşünüyorum. Çok büyük eksiklikler var. Bunlar TFF’yi ve yapılanmayı bir yere götürmez. Bunlar sadece palyatif çözüm önerileridir. Biz palyatif çözüm önerileriyle profesyonel futbol hayatımızda çok fazla bir yere gidemedik.  Bu yapılanmayla ilgili Cüneyt Bey’in de çok katkıları vardır. Atilla ağabeyin de futbol yönetiminde yazdık biz bunu. O genel yapılanma burada var. Ayrı bir futbol otoritesine federasyon dışında yapılanmasına UEFA ve FİFA izin vermez. O yüzden buna çok uygun bir yapılanmayı biz futbol üst kurulu oluşturarak federasyonun da ilişki içinde olduğu UEFA ve FİFA’ya bağlı bir yapılanmayı bu kitapta önerdik. Dörtlü bir yapı var. Dedik ki kısaca idari işleri biri yapsın, iktisadi ve mali işleri biri yapsın kulüpler birliğinin İngitere’deki gibi bir yapısı olsun, futbol liglerini organize etsin ama hukuksal bir yapı olsun. Bir de ayrıca sosyal güvenlik kurulu gibi futbolcuların, teknik adamların gelecek güvencesi problemleri var. Bunları düzenleyen, dört kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanan bir yapılanma önerdik. Genel anlamda yapılacak çok şey var.  Bence bugünkü yapılanmanın ters düz edilmesi lazım, bu da radikal çözüm.    Mikro anlamda gerçekten bizim kurumsal yönetim ve yönetişimi kulüp yapılarında egemen hale getirilmesi gerekiyor. Avrupa kulüplerinin iyi analiz edilmesi lazım. Son zamanlarda biz bunu çevirip Fesam’a koyduk. Aslında Fesam’da bugüne kadar yüzün üzerinde makale yayınladık. 13 çok değerli uzman var. White Paper adlı, Avrupa’da yayınlanmış bir kitap var, bunu çevirdik. Bu Türk Futbolu için mutlaka yakından okunması gereken bir kitap ama hiç ilgi görmedi.  Çok enteresandır, Avrupa futbolunun biz tam tersi bir yönde gidiyoruz.

Yazan olmadı hiçbir yerde bir şey yok. Bu çok önemli. Bu nedenle kurumsal yapının ve yönetimin egemen hale getirilmesi lazım. Bunları getirirken aslında futbolun kalitesini artıracak, rekabeti yükseltecek, gelir dağılımını dengeli hale getirecek, bunları yaparken de tehdit gibi rüşvet gibi şiddet gibi şike gibi futbol dışı anti futbol öğelerle futbolun dışına taşıyacak bir yapıyı, mikro ve makro düzeyde egemen hale getirmek lazım. Bunları da yaparken ibra denetiminin, iç ve dış denetimin zorunlu hale getirilmesi gerekir. Dernekleşme statüsünde devam edilecekse ibra müessesinin doğru çalıştırılması lazım. Yandaşlık yerine paydaşlık ilişkilerinin egemen hale getirilmesi lazım. Varlık vergi yönetiminin mutlaka futbol kulüplerinde bugün gelişen endüstriyelleşen dönem içerisinde egemen hale getirilmesi lazım. Bugün çok genel olarak baktığımızda Avrupa futbol kulüpleri özellikle Manchester United modeli örnektir 3 şeye önem veriyorlar: 1. Varlık ve risk yönetimi yapıyor futbolcusunun varlık olarak görüyor en önemlisi taraftarını varlık ve müşteri olarak görüp onların karşılaşacağı olası riskleri yönetiyor, 2. İlişki yönetimini çok iyi kuruyorlar. Futbolcu, teknik adam, kulüp taraftar bunların bütün olumsuz örneklerini Galatasaray örneğinde yaşadık, Delboski olayında  yaşadık. Tribünü yönetemiyorsunuz, futbolcuyu yönetemiyorsunuz, yıldızları yönetemiyorsunuz, ilişki yönetimi iyi olmadığı zaman başarı gelmiyor. En önemlisi performans yönetimi. Yani getirdiniz parayı harcadınız, Fenerbahçe gibi her şeyiniz tamam ama sonuç ortada: Performans yok çünkü bunu yetkinlikte, yeterlilikte, nitelikte; yöneticiniz yok, stratejik danışmanınız yok, her şeyiniz var, paranızı boşa harcıyorsunuz. Yani bence UEFA kriterleri 2009 yılında da çok uygulanmayacak. Aynı Basel’in 2009’a ertelenip de sulandırılacağı gibi. Yani Cüneyt Bey başında, çok özür dilerim, yanlış anlamasın beni ama ben 2009 yılında Basel uygulanmayacak diye düşünüyorum ya da sulandırılacak diye düşünüyorum.

 

Dr.Cüneyt Sezgin

Genel anlamda mı yoksa kulüpler için mi ?

 

Tuğrul Akşar

Ben reel sektöre gelen bir şey 2008 de Ocak ayında uygulanmaya geçmesi gerekiyordu ama bizim işletmelerimiz buna hazır değil diye ertelendi. Aynı şey UEFA kriterlerinde de var.

 

 

 

Atilla Gökçe

UEFA zaten en yetkili ağızdan biz, kurumsal federasyonlara bakarız onların raporlarına kulüp hakkında…….

 

 

Tuğrul Akşar:

Tabi yani sportif AŞ’ler var… Onları koyarsınız, bitti olay. O yüzden bu toplantıda benim görüşlerim bunlar. Görüşlerimi ifade etme olanağına da kavuştuğum için her yerde söylüyoruz ama burada dinleyen insanlar var dinlediğiniz için de çok teşekkür ederim.

 

 

Doç.Dr.Kutlu Merih

Öncelikle teşekkür ediyorum çok keyifli bir toplantı oldu. Zaten bu cemaatle bir araya gelmek ve onları dinlemek çok keyifli oldu. Bu toplantının futbola çok rafine çok üstün katkıları olduğunu düşünüyorum. Başta söylediğim bir şeyi tekrarlamak istiyorum. Deloitte’in bu konudaki deneyimi bizim için çok önemli. Tuğrul Bey’in burada değindiği önemli noktalar var; kontrol, dönem farklılıkları vb. O nedenle Deloitte’ten çok şey bekliyoruz Bu nedenle bunu bir şekilde kamuoyuyla paylaşırsa sanki futbola daha çok katkıda bulunuruz gibi geldi bana. Şimdi ciddi sorunlarımız var: Düşünce üretmek başka satmak başka bir şey. Ben düşünceyi satamadığımız kanaatindeyim yani futbol için faydalı, olumlu şeyler düşünüyoruz. Ama bunları yapısal değişmeyi gerçekleştirecek iradelere aktarmak konusunda sorunlarımız var. O sorunlarımızı çözmekte her türlü yardıma, desteğe ihtiyacımız var. O iradenin de duyarlı olması gerektiği kanaatindeyim. O duyarlılığı sağlayacak taktikler geliştirmemiz gerekiyor, sadece futbolu yeniden yapılandırmanın düşüncesini değil o düşünceyi satmanın stratejisini de geliştirmemizde yarar var diye düşünüyorum.

 

Osman Kaya:

Müsaadenizle bir şey söylemek istiyorum.  Atilla Bey’in de içinde olduğu 2005 yılında “sporda şiddet” konulu bir panel yapmıştık. Bakan düzeyinde genel müdür düzeyinde birçok kişi katılmıştı. O panelden sonra özet rapor panel raporu düzenlendi. Ve söylenecek her şey söylendi. Meclis raporunun neredeyse belli bir yüzdesini o panel raporu işaret etti. Bu kadar önemli şeyler çıkmasına rağmen;  Türkiye’de ilk defa bilimsel toplantı yapıldı diye geçen Fenerbahçe’nin yaptığı toplantı geçti. Yani düşünün, olanı görmemek, yapılana gelmek onun ötesinde meclisin örnek veriyorum, kitapları çıkmışken Tuğrul ve Kutlu Hocamı kitaplarını hediye ettik orada hiç, kimsiniz diye sormamaları… Asıl önemli olan Beşiktaş Divanı’nın kurmuş olduğu komisyonun raporunun hiçbir yerde zikredilmemesi, bir genel kurulda dağıtılmıştı. Beni şöyle korkutuyor. O yüzden stratejiye bağlamak istiyorum. Biz neyi üretirsek üretelim entelektüel olarak eğer tam eklemine dokundurmazsak aslında burada hoş ama boş sohbetler gibi olacak. Hocamın dediği bir şey var, biz inatla sürdürüyoruz bir şey üretmek ve bir yerlere göndermek adına ama ben yavaş yavaş bu mozaiğin içine başkalarının katılmasından yanayım en son Fesam’a Cüneyt Bey’in katılması bize çok destek verdi. Ben şeyi söylemek istiyorum, bundan sonra futbolun etkinlik takvimlerine bakıp bu işi Türkiye’deki tüm amatör kulüpler de dahil olmak üzere davetiye gönderilerek belki Deloitte’in belki Garanti’nin ve belki de başka başka sponsorların da içinde olduğu ciddi bir toplantı yapmayı öneriyorum. Bu toplantı sonucunda bizim belki hazırlıklı olan kişilerin bildirilerini önceden kabul ederek, biz bu toplantıyı burada bırakmayalım bir adım daha öteye götürelim. Toparlamak gerekirse özellikle medya sponsorlarına giderse basınla ilgili bize katkısı olacak kişiler konusunda Atilla Bey’den öneri isteyelim.

 

 

Dr.Cüneyt Sezgin 

Futbolun pek çok sorunu var. Bu çok esnemeye müsait bir konuydu. Konumuz Futbolda Kurumsal Yönetim ve İç Denetimdi.  Ancak katılımcılarında başarısıyla belli bir daire çerçevesinde tutabildik bunu. Tüm katılımcılara teşekkür ediyoruz.

 

 

 

           

Bu İçerik  8237  Defa Okunmuştur
 

Degerli yazarimiz Pazar, 25 Ağustos 2019.

YAZARIN DIGER YAZILARINI GORMEK ICIN TIKLAYIN

Neden Futbol Ekonomisi?

 

www. Futbolekonomi.com’un  vizyon ve misyonu temel olarak  Futbol Ekonomisi Stratejik Araştırma Merkezi’nin (FESAM) vizyon ve misyonuna paralel ve aynı düzlemdedir.

 

Bu bağlamda temel misyonumuz: Futbolun yerel ve küresel makro özelliklerini incelemek ve yeni yapısal modeller önermek; bu kapsamda entelektüel gelişimi hızlandırmak ve buna ilişkin referans olabilecek bir database oluşturmak ve bunu tüm futbol araştırmacılarının emrine sunmak... Bu amaçla yapılan çalışmaları yayımlamak; gerekli her türlü bilimsel futbol araştırma ve geliştirme projelerine entelektüel anlamda destek vermek.

 

Temel Vizyonumuz: Önerilen yeni modellerin gerçekleştiğini görmektir.

 devamı >>>

tbmm-logo

 

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

Spor Kulüplerinin Sorunları ile

Sporda Şiddet Sorununun Araştırılarak

Alınması Gereken Önlemlerin

Belirlenmesi Amacıyla Kurulan

 

MECLİS ARAŞTIRMASI

KOMİSYONU

RAPORU

tugrulaksar_ge_roportaj

Tuğrul Akşar Güngör Urasın sorularını yanıtlıyor

  Yazar Tuğrul Akşar,
Milliyet Gazetesi Yazarı Güngör Uras'ın
sorularını yanıtlıyor.
detay için tıklayınız..

 

e- Bülten Üyeliği

E-Bülten listemize üye olmak için lütfen aşağıdaki alanları doldurunuz.

Spor Endexi

08.08.2019

Kapanış Günlük
Değişim %
  IMKB 100

99.140

0,00

 bjk BJKAS

1,47

0,68

 fb FENER

7,42

0,13

 gs GSRAY

1,48

0,68

 trabzon TSPOR

1,06

0,00

       

Videolar

Tuğrul, Tuğrul Akşar, Pusula, Ekonomi, Futbol, Futbol Ekonomi, Mali,VİDEONUN DEVAMI VE DİĞER VİDEOLAR İÇİN TIKLAYIN.

İstatistikler

İçerik Tıklama Görünümü : 22106861

Süper Lig Cemil Usta Sezonu 2019-20 Puan Durumu

 Sıra TAKIMLAR O G B M A Y AV P
1

Alanyaspor

                 
2 Antalyaspor
               
3 Beşiktaş

 

             
4

Çaykur Rizespor

         

 

   
5 Fenerbahçe
             

 

6

Galatasaray

 

   

       

  

 
7

Gazişehir GFK

 

  

           
8

Gençlerbirliği

         

 

   
9

Göztepe

   

 

         
10

İM Kayserispor

               
11 Kasımpaşa
 

 

           
12 Konyaspor
 
              
13 Medipol Başakşehir
               
14 MKE Ankaragücü
               
15 DG Sivasspor

 

         

 

 
16

Trabzonspor

 

             
17 Yeni Malatyaspor
               
18 Yukatel Denizlispor
               

Okur Yazar


Futbolun ekonomisi, mali, hukuksal ve yönetsel kısmına ilişkin varsa makalelerinizi bize gönderin, sizin imzanızla yayınlayalım.

Yazılarınızı  info@futbolekonomi.com adresine gönderebilirsiniz. 

 

 

Money Football League

 2019 Deloitte Para Ligi Raporu

“ Yirmiikincisi  yayınlanan 2019 Deloitte Para Ligi Raporu’na göre Real Madrid 750 Milyon Euro’luk geliriyle zirvedeki yerini korudu. Tek Türk takımı Beşiktaş 167 Milyon Euro ile 26. Sırada bu ligde kendisine yer buldu. 
Raporu okumak için Tıklayınız

 


    

EkoLig-Raporu

 

“Türk futbolunun gelirlerini ve ekonomik görünümünü mercek altına aldığı Futbol Ekonomi Raporu – EkoLig'in üçüncü sayısını yayınladı.  Süper Lig’in 2016-2017 sezonunda 2,3 milyar TL olan gelirleri, 2017-2018 sezonu sonunda 3,2 milyar TL'ye ulaştı. Bkz.”

 

 

Süper lig Marka değeri araştırma

''Taraftar Algısına Göre Türkiye Süper Ligi Marka Değerini Etkileyen Faktörlerin ve Marka Değeri Boyutlarının Değerlendirilmesi'' Prof. Dr. Musa PINAR öncülüğünde yapılan bu araştırmayı okumak için tıklayınız.

 

 

the-european-elite-2019

KPMG Avrupa’nın 32 Elit Kulübünün değerlemesini yaptı. Süper Lig’den Galatasaray ve Beşiktaş’ın da bulunduğu bu raporda en değerli kulüp 3.2 Milyar Euroluk değeriyle Real Madrid oldu. Raporu okumak için tıklayınız.
 

Endustriyel_futbol

 

Futbolda Endüstriyel Denge ve Başarı Üzerine

Futbolun Endüstriyel gelişimi, kulüplerin sportif ve iktisadi/mali yapılanışını derinden etkiliyor. Dorukhan Acar’ın Kurumsal Yönetim temelli yaklaşımı ile "Futbolda Endüstriyel Denge ve Başarı"yı okumak için tıklayınız

 

 

Türkiye'de Kadın Futbolunun Gelişimi ve Günümüzdeki Durumu

 

imagesCAVM4O4L

 

Dr. Lale ORTA’nın Kadın Futboluna Entelektüel Bir Yaklaşım Sergilediği makalesi için tıklayınız.” 

 

 

İngiliz Futbolunda Kurumsal Yönetişim Üzerine

 

governance_in_football

 

Tüm kulüplerimize ve Türk Futbol yapılanmasına farklı bir bakış açısı kazandırabileceğini düşündüğümüz, İngiliz Parlementosu’nun Kültür, medya ve spor Komitesi’nin hazırladığı raporu okumak için tıklayınız. 

 

money-and-soccer

“Money scorring goals”, Gerçekten de “Para Gol Kaydedebiliyor mu? “

Euro 2012’nin olası ekonomik etkilerini
okumak için tıklayınız. 



FFP

Futbolda Finansal Sürdürülebilirlik Kapsamında ''Finansal Fair Play Başa Baş Kuralı ve Beşiktaş Futbol Kulübü Üzerinde Bir Uygulama 
Hüseyin AKTAŞ/Salih MUTLU,

okumak için tıklayınız.