Sporcunun yeteneği yetmez, davranışı da sözleşmelidir
Doç. Dr. Recep Cengiz – 22 Aralık 2025 Modern spor artık yalnızca sahada kazanılan maçlardan ibaret değildir. Kulüpler, sportif başarının yanı sıra marka değeri, yatırımcı güveni, taraftar bağlılığı ve küresel imaj gibi pek çok unsuru aynı anda yönetmek zorundadır. Bu nedenle sporcu sözleşmelerinin yalnızca ücret, süre ve performans maddelerinden oluşması, günümüz spor anlayışı açısından yetersiz ve çağın gerisinde kalmış bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir.
Bahis faaliyetleri, uyarıcı ve uyuşturucu kullanımı, etik dışı davranışlar ve kulüp kültürüne aykırı yaşam tarzları, modern sporun karşı karşıya olduğu en ciddi görünmez tehditler arasında yer almaktadır. Son yıllarda yaşanan olaylar, “sporcu özel hayatı” kavramının kulüpler açısından ne denli yüksek ekonomik ve itibari maliyetler doğurabildiğini açık biçimde ortaya koymuştur.
Bahis ihlalleri, bu risklerin en çarpıcı örneklerinden biridir. Avrupa’da ve Türkiye’de, oynadığı liglere ya da kendi müsabakalarına ilişkin bahis oynadığı tespit edilen çok sayıda sporcu ağır yaptırımlarla karşı karşıya kalmıştır. Kısa vadeli kazanç arayışı ya da çevresel baskılar sonucu alınan bu tür kararlar, yalnızca sporcuların kariyerlerini değil, kulüplerin yıllar içinde inşa ettiği güven ve itibarı da ciddi biçimde zedelemektedir.
Örneğin Beşiktaş’ta yaşanan Rafa Silva krizi, modern sporun saha dışı olayların sportif başarının ötesinde kulüplere ne denli mali ve itibari bir yük getirebildiğinin somut bir göstergesidir. Portekizli yıldız futbolcunun sezon içinde antrenmanlara katılmama kararı, takım içi uyum sorunları ve ayrılık isteğinin kamuoyuna taşınması, kulübün hem sportif planlamasında hem de finansal dengesinde belirsizliklere yol açmıştır. Yönetimin belirlediği yüksek bonservis bedeli ve oyuncunun buna karşı tutumu, transfer pazarında Beşiktaş’ın elini zayıflatmış; bonservis geliri elde etme fırsatını zorlaştırmıştır.
Bu süreç, taraftar nezdinde de kulüp-oyuncu ilişkisinin tartışma konusu olmasına ve kamuoyunda Beşiktaş imajının zedelenmesine neden olmuştur. Sonuç olarak saha dışı bu kriz, yalnızca sportif performansı değil; kulübün marka değeri, pazarlama stratejileri ve yatırımcı algısı üzerinde de ciddi olumsuz etkiler oluşturmuştur. Bu örnek, olası iç disiplin ve sözleşme hükümlerinin eksikliğinin kulüpler için nasıl ciddi riskler doğurabileceğini açık biçimde göstermektedir.
Öte yandan risk yalnızca yasa dışı davranışlarla sınırlı değildir. Yüksek sakatlık riski barındıran yaşam tarzı tercihleri ve denetimsiz sosyal davranışlar da kulüpler açısından ciddi bir yatırım riski oluşturmaktadır. Bu durumun güncel bir örneği, NBA’de forma giyen milli basketbolcu Alperen Şengün’ün motosiklet kullanmasının kulüp çevrelerinde ve spor kamuoyunda tartışma konusu olmasıdır. Burada tartışılan husus sporcunun kişisel tercihi değil; kulüplerin milyon dolarlık yatırımlarını korumak adına sporcuların saha dışı davranışlarına neden müdahil olmak zorunda olduğudur. Nitekim birçok üst düzey ligde, yüksek sakatlık riski nedeniyle bu tür faaliyetlere sözleşmeler yoluyla sınırlamalar getirilmektedir.
Bu çerçevede sporcu sözleşmelerine; sakatlık riskini asgari düzeyde tutmayı amaçlayan hükümler, bahis yasağı, uyuşturucu ve uyarıcı madde kullanımına sıfır tolerans, etik ve ahlaki değerlere bağlılık, kulüp kültürüne uyum ve kamuoyunda örnek birey olma yükümlülüğü gibi maddelerin açık, ölçülebilir ve yaptırımı net şekilde eklenmesi artık bir zorunluluktur. Bu maddelerin uyarı ve disiplin cezası ile başlayıp, tekrarında kulübe tek taraflı sözleşme feshi hakkı tanıması; sporcuyu baskı altına almak değil, sporun bütünlüğünü ve kulüp değerlerini korumayı amaçlamaktadır. Caydırıcılığı olmayan düzenlemeler, sürdürülebilir bir spor ortamı yaratmamaktadır.
Unutulmamalıdır ki büyük sporcu olmak yalnızca yetenek meselesi değildir. Büyük sporcu olmak aynı zamanda büyük sorumluluk taşımayı gerektirir. Sporun korunması bireysel toleransla değil, kurumsal netlikle mümkündür. Davranışın sözleşmeyle güvence altına alınmadığı bir ortamda, performansın sürdürülebilirliği de mümkün değildir. Kulüpler, bu gerçeği artık sözleşmelere açıkça yazmak ve kademeli olarak gereğini yapmak zorundadır.
VAR Görür, Vicdan Görür mü?
Doç. Dr. Recep Cengiz - 19 Aralık 2025 Futbol, artık yalnızca sahada oynanan bir oyun değildir; kameralarla, verilerle ve kurallarla kuşatılmış küresel bir sistemdir. Ancak bu sistem ne kadar ayrıntılı denetlenirse denetlensin, oyunun anlamını belirleyen asıl unsur hâlâ insanın verdiği ahlaki kararlardır. Kuralın doğruyu, teknolojinin adaleti garanti ettiği varsayımı; futbolu değerlerinden koparan en büyük yanılsamadır.
Futbolda artık neredeyse her şey görülüyor. Milimetrik ofsaytlar ve oyunun bağlamından kopuk müdahaleler, VAR’ın hakemi destekleyen bir araç olmaktan çıkıp oyunun belirleyicisi hâline geldiği algısını güçlendiriyor. Bu durum, futbolda “doğru karar” ile “adil karar” arasındaki farkı yeniden tartışmaya açıyor.
Kameralar, açılar, çizgiler, VAR kayıtları… Peki ya vicdan?
Onu hangi ekran yakalıyor?
Modern futbol bize şunu öğretti: “Bir pozisyon kurallara uygunsa, tartışma bitmiştir.”
Oysa asıl mesele tam da burada başlar. Çünkü futbol yalnızca kurallarla değil, “değerlerle”oynanan bir oyundur.
Bu değerleri anlamak için üç kavramı birbirine karıştırmamak gerekir: Ahlak, etik ve fair play.
Ahlak: “Biz Böyle Öğrendik”
Ahlak, futbolcunun sahaya çıkmadan önce yanında getirdiği bagajdır. Ailesinden, çevresinden, kültüründen devraldığı doğru–yanlış anlayışıdır. Rakibe küfretmemek, formasını yere atmamak, emeğe saygı göstermek, hakemi aldatmamak veya seyirciyi yanıltmamak, ahlaki reflekslerdir. Ancak ahlakın bir sınırı vardır: alışkanlıklara dayanır. Tribünlerin “kurnazlık” diye alkışladığı bir davranış, ahlaki olarak meşrulaştırılabilir. İşte tam bu noktada ahlak, tek başına yeterli olmaz.
Etik devreye girer: “Ama Bu Gerçekten Doğru mu?” Sorusunu sorar.
Etik, futbolun rahatsız edici sorusudur. “Kural izin veriyor olabilir ama…” diye başlayan cümlelerin alanıdır. Etik, alışılmış olanı değil, adil olanı sorgular. Etik bakış açısı şunu kabul eder: Bir davranış kural dışı olmayabilir; fakat hakkaniyetsiz olabilir. İşte etik, futbolu sadece kazanma oyunu olmaktan çıkarıp, anlamlı bir mücadeleye dönüştürür.
Bu süreçte, Fair Play: Kararın Sahadaki Hâlidir.
Fair play, ahlakın içselleştiği, etiğin eyleme dönüştüğü noktadır. Ne tribün ne hakem ne de VAR varken verilen karardır. Yani fair play, izlenmediğini bildiğin anda nasıl davrandığınla ilgilidir.
Örneğin,Süper Lig’de oynanan bir maçta, savunma oyuncusu sakatlanıp yerde kalırken oyun devam ediyor. Top hücumcunun önüne düşüyor; karşısında yalnızca kaleci vardır. VAR devrede, ofsayt yok, hata yok, her şey “temiz”.
Gol atılıyor.
Hakem orta noktayı gösteriyor. Tribünler seviniyor. Kural kitabı suskun, VAR sessizdir.
Peki, bu gol doğru mudur?
Ahlak açısından bakıldığında “oyun durmadıysa devam edilir” diyenler çıkar.
açıdan ciddi bir sorun vardır: Rakibin sakatlığı üzerinden avantaj sağlanmıştıFair play’in bakış açısı nettir: Topun dışarı atılması gerekirdi.
Bu tür pozisyonlarda bilerek gol atmayan, hatta rakibin gol atmasına izin veren futbolcuların hâlâ saygıyla anılması tesadüf değildir. Çünkü futbol hafızası, atılan gollerden çok, atılmayanlarıkaydeder.
Ayrım tam olarak buradadır.
Ahlak, “alışılmış olan”ı temel alır.
Etik, “adil olan”ı sorgular.
Fair play, “doğru olan”ı seçer.
VAR çizgiyi çizer, kural ihlalini bulur. Ama adaleti ölçemez. Onu ölçen tek şey, sahadaki insanın verdiği vicdani karardır.
Özetle futbolda her şey “izleniyor” olabilir. Ama hâlâ her şey “ölçülemiyor”. Kazanmak tabelaya doğru kalmak hafızaya yazılıyor.
Asıl soru şudur:
VAR’ın onayladığı bir golü, vicdan iptal edebilir mi?
Futbolun gerçek sınavı tam da bu sorunun cevabında gizlidir.
Futbolda Saldırganlık ve Şiddet Oyunun mu, Yoksa Kültürün Bir Suçu mu?
Doç.Dr.Recep Cengiz- 16 Aralık 2025 Saldırganlık ve şiddet, futbolun doğasında yer alan olgular değildir. Ancak futbol etrafında inşa edilen kültürel yapı ve toplumsal algılar, şiddetin ortaya çıkmasına elverişli bir zemin hazırlamaktadır.
Doç. Dr. Recep Cengiz – 10 Aralık 2025 İnançlarımız, davranışlarımızı şekillendirir; davranışlarımız da spora ve insana yüklediğimiz değerin aynası hâline gelir. Psikolojide Harold Kelley’in geliştirdiği Covariation Modeli (Birlikte Değişim / Varyasyon Modeli) göre insanlar bir davranışı değerlendirirken üç temel ölçüye başvururlar: tutarlılık, benzerlik ve belirginlik. Model, insanların sadece tek bir davranışa değil, o davranışın zaman içinde (tutarlılık), benzer durumlarda (belirginlik) ve aynı durumda başkalarının ne yaptığıyla (benzerlik / uzlaşma) birlikte değerlendirme yaptığını savunur.
Bir kişi farklı zamanlarda aynı davranışı sergiliyorsa tutarlıdır. Benzer durumlarda başkaları da aynı tepkiyi veriyorsa, o davranış benzerlik taşır. Ancak davranış yalnızca belli bir durumda ortaya çıkıyorsa, yani belirginlik gösteriyorsa, bu durum davranışın yalnızca çıkar veya koşula bağlı olduğunu gösterir.
Bu üç ölçüt yalnızca psikolojik analizlerde değil; sporda, özellikle futbolda da oldukça anlamlıdır. Bir futbolcu sahada yalnızca bazı maçlarda gayret gösteriyorsa tutarlılığı zedelenmiştir. Bir hakem aynı pozisyona iki farklı karar veriyorsa adalet duygusu sarsılır. Bir taraftar sadece kendi takımının lehine “adalet” talep ediyorsa, değer değil çıkar peşindedir. Futbol, değerlerin en çıplak biçimde görüldüğü sahadır; çünkü inançlar, değerleri destekler ve davranışa dönüşür.
Günümüzde sporun, özellikle profesyonel futbolun en sancılı sorunlarından biri, bahis odaklı yozlaşmadır. Örneğin, son yıllarda yaşanan büyük bahis skandalları; hakemler, futbolcular, kulüp yöneticileri ve spor yorumcularını kapsayan geniş soruşturmaları beraberinde getirmiştir. Bazı hakemlerin binlerce maç için bahis oynadığı, bazı futbolcuların ise kendi takımlarının maçlarına bahis oynamakla suçlandığı tespit edilmiştir. Bu tür olaylar, sporda güvenin, adaletin ve dürüstlüğün ne kadar kolay zedelendiğini ortaya koymaktadır.
Bu bağlamda futbolun ve genel anlamda sporun yalnızca fiziksel aktivite veya eğlence olmadığını, etik, değer ve toplumsal sorumluluk bilinci üzerine inşa edilmesi gerektiğini görmek gerekir. Bir sporcu, daha çok çalıştığında daha iyi performans göstereceğine inanıyorsa ve bu inanç tutarlı bir şekilde davranışa dönüşüyorsa, çalışma onun için bir değer hâline gelir. Ancak inançsız emek kısa sürede tükenir; bahis odaklı skor veya çıkar anlayışı ise sporun ruhunu yerle bir edebilir.
Bugün futbolun yaşadığı en büyük problem, hatırlanması gereken zaferlerin değil, geçici kazançların peşine düşülmesidir. Ne yazık ki çoğu zaman değeri yalnızca skorla ölçüyoruz. Futbolu sadece bir “haz oyunu” veya “zafer alanı” olarak görüyoruz. Oysa futbol, insanların keyif aldığı, nefes aldığı, aidiyet ve topluluk bilinci geliştirdiği bir kültür mirasıdır. Onu bu yönüyle koruyabilirsek, futbolun marka değeri ve insan değeri de kendiliğinden yükselecektir. Bahis ve çıkar odaklı yaklaşımlara karşı saygı, adalet, emek, disiplin ve tutarlılık üzerine kurulu bir spor anlayışını savunmalıyız.
Sonuç olarak, gerçek başarı yalnızca skor tabelasında değil; insanlık ve etik değerler tabelasında da yazabilenlerindir. Eğer spor camiası—yöneticisi, hakemi, oyuncusu, taraftarı ve izleyeniyle—bu bilinçle hareket ederse, spor toplumsal dayanışmanın, insanlığın ve saygının güçlü bir aynası hâline gelir.
Öneriler:
1.Eğitim ve Bilinçlendirme: Sporcular, hakemler, yöneticiler ve taraftarlar, etik, adalet ve değer odaklı davranışların önemi konusunda düzenli eğitim ve bilinçlendirme programlarına tabi tutulmalıdır.
2.Denetim ve Şeffaflık: Bahis ve çıkar odaklı yozlaşmanın önlenmesi için profesyonel denetim mekanizmaları kurulmalı, şeffaflık artırılmalı ve disiplin cezaları etkin şekilde uygulanmalıdır.
3.Rol Model ve Liderlik: Kulüp yöneticileri, antrenörler ve sporcular, saha içinde ve saha dışında değer odaklı davranış sergileyerek gençler için pozitif rol model olmalıdır.
Kadın Değişirse, Toplum Değişir
Doç. Dr. Recep Cengiz - 6 Aralık 2025
Kadın ve Toplumun Aynası
Toplumun kendine tuttuğu aynayı kimi zaman siyaset gösterir, kimi zaman kültür… Ama en berrak yansıma çoğu zaman kadındır. Kadına bakış, bir toplumun hem karakterini hem de kaderini ele verir. Kadın, çoğu zaman erkekler için en dürüst özeleştiridir.
Toplumsal yaşamda kadın bir ortak değerse, önce hangisi gelir: karakter mi, kader mi? Duygu mu, akıl mı? Sevgi mi, saygı mı? Bilgi mi, fikir mi? Hayatın her alanında kadın, bu soruların cevabını sessizce verir.
Sporla Kadının Gücü
Simone Biles, jimnastikte olduğu kadar cesaret konusunda da tarih yazdı. “Ruh sağlığı da bir sporcunun parçasıdır” diyerek dünyaya meydan okudu; bu, karakterin zaferiydi. Serena Williams ise anne olduktan sonra geri dönüşüyle “Kadın bittiğinde değil, isterse yeniden başlar” mesajını verdi. Kadının gücü biyolojiyle sınırlı değildir.
Türkiye’de Filenin Sultanları, sadece madalya kazanmakla kalmadı; toplumun özgüvenini yükseltti. Ayşe Begüm Onbaşı, aerobik jimnastikteki şampiyonluklarıyla disiplin ve zarafeti estetikle birleştirdi. Teniste milli sporcu Çağla Büyükakçay ise WTA ve Grand Slam deneyimleriyle genç kadınlara hayallerinin sınırı olmadığını gösterdi.
Mücadele ve Azim
Milli okçu Sevgi Yorulmaz ve masa tenisinin güçlü isimlerinden Neslihan Kavas, sahada yalnızca rakipleriyle değil, toplumun önyargılarıyla da mücadele etti.
Paralimpik sporcularımız, başarı kavramına ayrı bir derinlik kattı; Para Tekvando’da dünya ve Avrupa şampiyonlukları kazanan Meryem Dağ, engelin bedenlerde değil, zihinlerde olduğunu kanıtladı.
Kadın güreşçiler Buse Tosun ve Yasemin Adar, mindere çıktıklarında toplumsal önyargıları da yıkarak genç sporculara “Başarı cinsiyete bağlı değildir” mesajı verdi.
Kadın boksunun güçlü isimleri Busenaz Sürmeneli ve Buse Naz Çakıroğlu, ringdeki kararlılıklarıyla klişeleri tarihe gömdü.
Yelken sporcusu Ecem Güzel ise rüzgâr ve dalgalarla mücadelesiyle genç kadınlara sınır tanımayan bir örnek sunuyor.
Bu sporcular, farklı branşlarda kazandıkları başarılarla sadece madalyalar kazanmadı; kadınların sporun her alanında var olabileceğini gösteren simgelere dönüştü.
Kadın Liderler ve Bilim İnsanları
Türkiye Tenis Federasyonu Başkanı Şafak Müderrisgil, altyapıdan uluslararası organizasyonlara kadar aldığı stratejik kararlar ve güçlü projelerle, Türk tenisinin çehresini değiştiriyor.
Uluslararası karate arenasında hakem Prof. Dr. Pınar Güzel Gürbüz, sahadaki mücadele kadar yönetimde de kadınların var olabileceğini gösteriyor.
Spor ve bilim dünyasında öne çıkan Prof. Dr. Şebnem Şarvan Cengiz, spor bilimlerindeki çalışmalarıyla genç sporcuların gelişimine ışık tutarken, güçlü bir eş ve anne olarak yaşamını dengelemeyi başarıyor.
Kadının Toplumsal Rolü
Sahadaki başarıların arkasında fedakâr aileler var. Yokluklar içinde mücadele etmelerine rağmen şampiyon sporcular yetiştiren anneler, sporcu eşlerine destek olurken kendi hayallerinden feragat eden kadınlar… Onlar, madalyaların arkasındaki gerçek gücü temsil ediyor.
Herakleitos’un dediği gibi: “Karakter, kaderdir.” Gerçek, her zaman kurgudan daha önemlidir. Kadın değişirse, toplum değişir. Kadın varlığı sadece bireysel bir güç değil; toplumsal değişimin, kültürel olgunlaşmanın sessiz ama vazgeçilmez motorudur.
Goethe’nin dediği gibi: “Erkekler yaşlanır, kadınlarsa değişir.” Onu anlamak ve desteklemek, sadece bir kadın meselesi değil, insanlığın ve geleceğin meselesidir.
Sahada Futbol Yoktu Ama Tribünde Hayat Vardı!
Recep Cengiz- 2 Aralık 2025 Maç günü stadyuma girerken önce hafif bir uğultu karşılar insanı. Ardından bir anda yükselen o büyük koreografi…
Recep Cengiz-28 Kasım 2025Parsları (leopar) bilirsiniz… Kaplan kadar iri değildir ama daha çeviktir. Jaguar kadar güçlü ısırma güçleri yoktur ama esneklik, hız ve pusu zekâsı ile avlanır.
Teoman Yamanlar'ın Anısına (Öğretmenimin Günü Kutlu Olsun!)
Recep Cengiz- 24 Kasım 2025 Futbol dünyamızın değerli eğitimcilerinden merhum Teoman Yamanlar, saha içi ve saha dışı öğreticiliğiyle Türk futboluna önemli katkılar sağlamıştır. Sadece bir antrenör değil, aynı zamanda genç futbolcuların gelişimine adanmış bir eğitimci olarak tanınmıştır.
Doç. Dr. Recep Cengiz - 22 Kasım 2025 Futbol, artık sadece sahada oynanan bir oyun olmaktan çıktı; saha dışında da şekillenen bir deneyime dönüştü. Televizyon ekranlarında izlediğimiz futbol çoğu zaman sahadaki gerçekliği yansıtmıyor.
Faydacı bir yaklaşımla meseleyi ele alıyor, teknik direktör ve futbolculara yararlılık ve verimlilik ölçüsünde değer veriyoruz. Başarıyı abartılı övgülerle “göklere çıkarıyor” başarısızlığı futbolun doğal ölçüsünde yapıcı ve öğretici eleştirmiyor “yerin dibine batıran” sert protestolara maruz bırakıyoruz.
Spikerler ve yorumcular oyunu değil, kendi öykülerini anlatıyor. Egolar, önyargılar ve hazır reçeteler izleyiciyi oyundan uzaklaştırıyor. Bu durum yalnızca izleyiciye zarar vermiyor; futbolun marka değeri ve saygınlığı da aşınıyor.
Spikerlerin Yükü
Spikerin görevi sahadaki hakikati aktarmaktır. Milyonlarca göz önünde söylenen her söz bir yük hâline dönüşüyor; gereksiz yorumlar ve abartılı ifadeler izleyicinin deneyimini yok ediyor.
Maçı anlatmak yerine tahmin yapmak, niyet okumak ve önceden hazırlanmış notlarla bilgiç görünmeye çalışmak, izleyiciyi oyunla buluşturmak yerine karmaşaya sürüklüyor.
Spikerler, izleyiciyle aynı oyunu izleseler de gördüklerini kendi önyargıları, korkuları ve şüpheleri üzerinden aktarabiliyorlar.
Yorumcular: Taktik ve Ego Arasında
Televizyonlarda gördüğümüz bazı yorumcular, sahadaki gerçekleri aktarmak yerine çoğu zaman kendi egolarını merkeze koyuyor.
“Teknik direktörlere taktik, futbolcuya akıl verir veya izleyiciyi bilmez gibi” konuşmaları, sahadaki mücadeleyi görünmez kılıyor.
Sözü kendileriyle başlatıp kendileriyle bitiren bu yorumlar, izleyiciyi oyundan koparıyor ve futbolun değerini zedeliyor.
Sonuç olarak, Futbol, yalnızca sahada değil, ekranlarda da doğru anlatılmalı. İzleyiciye oyunu ve emeği doğru şekilde aktarmak, spiker ve yorumcuların temel görevi olmalıdır.
Spikerler ve yorumcular duygularını kontrol ederek, bilgece ve tarafsız kalmalı; oyunu kendi önyargılarıyla değil, sahadaki gerçeklikle aktarmalıdır.
Güzel ve etkili konuşma ‘bilgiçlik ve ilginçlikle’ yer değiştirmemelidir.
Unutmayalım ki futbolun gerçek heyecanı skor tabelasında değil; oyunun ruhunu doğru şekilde anlatabilmekte gizlidir. Ekranlarda kaybedilen futbolu ancak bu şekilde yeniden kazanabiliriz.
Kenan Yıldız'ın Hatırlattığı Gerçek: Özür Bir Erdemdir
Doç. Dr. Recep Cengiz - 16 Kasım 2025 Sahada top döner, tribünde tezahüratlar yükselir, milyonlar nefesini tutar… Ama bütün bu gürültünün içinde bir kelime giderek daha az duyulur hâle geldi: “Özür dilerim.”
Futbol yalnızca ayakla oynanan bir oyun değildir; karakterin, vicdanın ve duygunun da sahaya çıktığı bir toplumsal tiyatrodur. Bu tiyatronun dili ise tıpkı gündelik hayattaki gibi nezaketin ve toplumsal etkileşimin izlerini taşır.
Günlük hayatta ricayı yumuşatan o dolaylı ifadeler — “Kapıyı açar mısın?”, “Bakar mısınız?” — nasıl ilişkilerde bir incelik yaratıyorsa, futbolun dili de benzer bir inceliğe ihtiyaç duyar.
Ne var ki son yıllarda bu zarafet sahalarda giderek kayboluyor. Oysa özür dilemek, insanın kendi vicdanıyla yaptığı içsel bir muhasebedir: Hatanın farkına varmak, sorumluluğu üstlenmek ve telafi etmeye niyet etmek… Freud’un da belirttiği gibi, “egonun kendi sınırlarını tanımasıdır.” Hele bu dürüstlük bir sporcunun ağzından dökülüyorsa, değeri ikiye katlanır.
Fakat bugün futbol kültüründe özür dilemek, “zayıflık” olarak görülüyor. Asıl kırılma da burada başlıyor.
Eskiden sahada rakibine sert giren oyuncu elini uzatır, gözlerinin içine bakar ve “Affedersin” derdi. Bugün aynı pozisyonun ardından “ne yazık ki” çoğu zaman sadece itiş kakış izliyoruz. Çünkü modern futbolun sertleşen iklimi, bireysel ego, fanatizm ve toplumsal öfke birikimiyle besleniyor. “Biz–onlar” ayrımı öyle keskinleşti ki, özür dilemek bile karşı tarafa taviz vermek gibi algılanıyor.
Oysa fair play, yalnızca oyun kurallarının soğuk maddeleri değildir; bir ahlak meselesi, bir insanlık sınavıdır.
Sakatlık anında topu dışarı atmak, rakip gol attığında alkışlayabilmek, hakeme insan olduğunu hatırlatan bir saygı göstermek… Bunlar futbolun gerçek dilidir.
Metin Oktay’ın “Bizi sevenleri üzmeyelim baba” sözü boşuna hafızalara kazınmadı. Çünkü o, centilmenliği bir karakter özelliği hâline getirmiş; özrü insan olmanın doğal bir parçası olarak görmüştü.
Geçtiğimiz günlerde millî futbolcumuz Kenan Yıldız’ın Bulgaristan maçı sonrası söylediği,
“En az iki gol atmalıydım. Atamadığım için özür dilerim” ifadeleri, işte bu unutulmuş değerlerin yeniden hatırlanması açısından son derece anlamlıydı. Bu söz, yalnızca kaçan gollerin değil, kaybolan erdemlerin de telafisine dair bir çağrı gibiydi.
9 Eylül 2020 yılında Misli.com Bahis siteyle sponsorluk anlaşması imzalayıp, imza töreninde değerli katkılarından dolayı plaketler dağıtan TFF yöneticileri, hakem ve futbolcuları özendirdikleri için özür dilenmeliydi.
Aynı süreçte, isimleri kamuoyuna açıklanan ve kısa süre sonra “temiz kâğıdı” alan Beşiktaşlı futbolcular Necip Uysal ile Ersin Destanoğlu ve hakem Zorbay Küçük’ün itibarını özensiz bir araştırmayla zedeledikleri için özür dilemeliydiler.
Bahis oynadıkları gerekçesiyle futbolcularına ceza vermekle övünüp, etik nutuklar atan kulüp yöneticileri, bahis şirketleriyle sponsorluk anlaşması yaptıkları için kamuoyundan özür dileselerdi, belki bugün farklı bir futbol kültürü konuşuyor olurduk.
Sonuç olarak, özür dilemenin bir zayıflık değil, olgunluk olduğunu yeniden hatırlamamız gerekiyor. Eğitim politikalarından altyapı kültürüne, medya dilinden tribün atmosferine kadar her alanın bu bilinci desteklemesi şart. Belki o zaman futbol, yalnızca kazanmak için oynanan bir oyun olmaktan çıkar ve yeniden insanı hatırlatan bir sahneye dönüşür. Çünkü bazen bir oyunu temizleyen şey ne VAR’dır ne faul düdüğüdür… Bazen sadece bir kelimedir: “Özür dilerim!”