Dolu Kupa, Boş Kasa: Türk Futbolunun Gerçek Tablosu
Doç.Dr.Recep Cengiz-15 Ocak 2026Türk futbolunda başarı artık bir ödül değil; çoğu kulüp için yaklaşan felaketin başlangıcı. Bir sezon zirveye çıkan, Avrupa’da boy gösteren ve büyükleri deviren kulüpler; birkaç yıl içinde borç batağına saplanıyor, yönetim krizlerine giriyor, ardından hızla aşağıya sürükleniyor.
Doç. Dr. Recep Cengiz - 10 Ocak 2026 Kazanmayı kutsallaştıran bir düzenin içinde, futbolda yaşanan her kriz ve Fenerbahçe–Galatasaray müsabakalarında ortaya çıkan her istenmedik olay yalnızca sahada değil; vicdanda, ilişkilerde ve toplumun ahlaki dokusunda da derin yaralar açıyor.
Futbol sahasında gördüğümüz her çirkinliğin, her hilenin, her öfke patlamasının arkasında bireysel ahlaksızlık aramak kolaydır; ancak bu kolaylık gerçeği örtmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü insan davranışı boşlukta oluşmaz. Onu biçimlendiren görünmez bir iklim vardır: kazanmanın kutsallaştırıldığı, başarının her şeyin önüne geçtiği ve ahlakın çoğu zaman “engelleyici bir ayrıntı” olarak görüldüğü bir iklim.
Bugün futbolda karşılaştığımız sorun, birkaç “kötü insanın” marifeti değil; insanı dönüştüren, değerleri aşındıran ve sıradan bireyi bile ahlaki sınırlarını zorlamaya iten bu sistemin doğal sonucudur.
Her futbolcu ahlaksız olduğu için hakemi aldatmıyor.
Her antrenör ilkesiz olduğu için disiplinsiz oyun oynatmıyor.
Her hakem dürüst olmadığı için yanlış karar vermiyor.
Her taraftar küfürbaz olduğu için küfür etmiyor.
Her futbol yorumcusu popülist olduğu için taraflı konuşmuyor.
Sorun kişilerin karakterinde değil; içine sokuldukları düzendedir.
Futbolda istenmeyen davranışların yaygınlaşmasının temel nedeni psikolojik bozukluk ya da toplumsal ahlak çöküşü değildir. Asıl neden, kazanmaya dayalı futbol anlayışının ürettiği ortama uyum sağlama zorunluluğudur. Bu ortam bireyi fark ettirmeden dönüştürür. Bu nedenle olumsuz insanlara değil, olumsuzluğu doğuran koşullara bakmak gerekir.
Bu zihniyetin en görünür sahnelerinden biri de Fenerbahçe–Galatasaray rekabetidir. Yıllardır süren bu karşılaşmalar yalnızca sportif mücadele değil, aynı zamanda toplumsal gerilimin, kutuplaşmanın ve kontrolsüz duyguların sahne aldığı bir alana dönüşmüştür.
Galatasaraylı eski milli futbolcusu Gökmen Özdenak için yapılan anma sırasında sarı-lacivertli tribünlerden gelen ıslıklar sahadaki bir pozisyon, tribünde bir hakaret, sosyal medyada yayılan bir cümle; tüm bu unsurlar, kazanma arzusunun nasıl kolayca öfke, nefret ve şiddete evrilebildiğini göstermektedir.
Bu rekabet, sorunun bireylerden çok içinde bulunulan sistemle ilgili olduğunu en açık biçimde ortaya koymaktadır. Ancak bu noktada sıkça göz ardı edilen başka bir gerçek daha vardır: Futbolda en kolay şey bahane üretmektir. Kaybedince hakemi suçlamak, rakibi küçümsemek, federasyonu hedef almak, sahayı, havayı, zemini bahane etmek… Çünkü kaybetmenin kendisiyle yüzleşmek zordur; bahane ise rahatlatır. Oysa sürekli bahaneler üretmek, kendimizi haklı çıkarmaya çalışmak ve başarısızlık durumunda suçu dışımızdakilere (özellikle hakemlere) yüklemek, gerçeği gizlemekten başka bir işe yaramaz. Asıl sorun, nedenin çoğu zaman kendi eksikliklerimizde, içsel durumlarımızda; yani düşünme, hissetme ve tepki verme biçimimizde olduğunu kabul etmememizdir.
Bu inkâr, futboldan ne kadar uzaklaştığımızın da göstergesidir. Çünkü futbol, kusursuz planların değil, anlık doğruların oyunudur. Hiçbir takım yenilmez değildir. Maç öncesi yapılan her şeyin doğru olduğu varsayılsa bile, sahadaki bir anlık performans düşüşü bütün planları geçersiz kılabilir. Futbolun gerçeği budur. Bu nedenle başarısızlık yalnızca geçmişin sonucu değil, aynı zamanda geleceğin de habercisidir. Aynı zihniyet sürdükçe, aynı mazeretler üretildikçe ve aynı hatalar görmezden gelindikçe, başarısızlık tekrar eder. Çünkü değişmeyen tek şey, değişmeyi reddeden bakış açısıdır.
Çünkü sıradan insanlar, belli koşullar altında sıra dışı kötülükler yapabilir; yasa ve etik ihlallerine imza atabilir. İnsanlar değerlerinden bir anda vazgeçmez, fakat kimliklerini ve aidiyet bağlarını yeniden müzakere ettiklerinde bunu fark etmeden yaparlar. Asıl soru şudur: İnsanların kendi ahlaki sınırlarını terk etmesine ne yol açıyor? Hataları görünmez kılan, saygısızlığı meşru hâle getiren bu atmosfer nasıl oluşuyor?
Hiç kimse “değer” ile doğmaz. Sosyal öğrenme kuramının söylediği gibi insan, uygun ortamda öğrenir. Bu yüzden bazı taraftarların bireysel olarak etik duruşu olabilir; fakat taraftar gruplarının kolektif bir ahlakı çoğu zaman yoktur. Hayatta kendisini aldatan eşini öldüren birinin, kendi futbolcusunu hakemi kandırdığı için alkışlaması bu çelişkinin çarpıcı bir örneğidir.
Temel dürtüler insan davranışını yönlendirir. Özellikle çıkar merkezli güdülenme, doyum noktasına ulaşılsa bile tatminsizlik üretir. Birey daha fazlasını ister, bu uğurda ahlaki sınırlarını daraltır. Zamanla sosyal, etik ve insani boyutlar silinir; geriye yalnızca kazanç kalır.
Bu güdülenme, güç ilişkileriyle beslenir. Güç odağına yakınlaşan bireyler zamanla öz saygılarını ve ahlaki sınırlarını aşındırır. Sonuç, güven erozyonu ve toplumsal bağların zayıflamasıdır. Doğada bile hiyerarşik mücadelelerin sınırları varken, insan topluluklarında bu sınırların hoyratça aşılması tesadüf değildir.
Sonuç olarak futbol, sadece bir oyun değildir; toplumun ahlaki ikliminin aynasıdır. Kazanmayı kutsallaştıran bu düzen, doğru ile yanlışı, hak ile hileyi, adalet ile çıkarı birbirine karıştırmaktadır. Sorun bireylerin “kötü” olması değil; iyiliğin yaşamasına izin vermeyen bir sistemin inşa edilmiş olmasıdır. Bu sistem değişmeden ne futbol düzelir ne toplum.
Çünkü kazanmak tek başına bir erdem değildir. Asıl mesele, nasıl kazandığımızdır.
Futbolda Ceza Var, Eğitim Yok
Doç. Dr. Recep Cengiz - 7 Ocak 2026 Futbol, yalnızca skor üreten bir rekabet alanı değil; bireyin kişiliğini, değer dünyasını ve toplumsal sorumluluk bilincini şekillendiren güçlü bir eğitim ortamıdır. Bu nedenle futbol eğitimi, teknik becerilerin ötesinde, oyuncunun zihinsel, ahlaki ve sosyal gelişimini kapsayan bütüncül bir süreçtir. Ancak günümüz futbol uygulamalarında disiplin anlayışı büyük ölçüde cezaya indirgenmiş; kaç maç men cezası verildiği, ne kadar para cezası kesildiği veya hangi oyuncunun kadro dışı bırakıldığı üzerinden değerlendirilir hâle gelmiştir. Bu yaklaşım, disiplinin eğitimsel işlevini gölgelemekte ve futbolcunun davranış dünyasında kalıcı bir dönüşüm yaratamamaktadır.
Oysa disiplin, futbol eğitiminde yalnızca bir kontrol aracı değil; öğrenmenin, farkındalığın ve sorumluluk gelişiminin temel bileşenidir. Disiplinin ceza merkezli kurgulanması, kısa vadede düzen sağlar gibi görünse de uzun vadede tekrar eden davranış sorunlarına, yetenek kayıplarına ve futbol kültüründe güven erozyonuna yol açmaktadır. Bu nedenle çağdaş futbol eğitiminin temel ihtiyacı, cezalandırma eksenli bir anlayıştan uzaklaşıp, davranışı dönüştüren, insan merkezli ve öğretici bir disiplin felsefesini kurumsallaştırmaktır.
Bu süreçte, futbol eğitiminde disiplinin yeniden yapılandırılması, cezaların eğitsel bir sürece dönüştürülmesi, yeteneklerin korunması ve davranış gelişiminin ölçülebil olması disiplinin eğitsel boyutu ve futbolcun gelişimi açısından önemlidir.
Mevcut disiplin uygulamalarında ağırlıklı olarak cezalandırıcı bir yaklaşım öne çıkmakta; futbolcunun kaç maç ceza aldığı, ne kadar para ödediği veya kaç hafta kadro dışı kaldığı ölçülmekte, ancak bu yaptırımların futbolcunun davranış dünyasında ne tür bir değişim yarattığı sistematik biçimde izlenmemektedir. Oysa gerçek eğitim, yalnızca sonucu değil, süreci de dönüştürmeyi hedefler. Ceza, eğitsel bir çerçeveye oturtulmadığı sürece davranış değişimi üretmez; yalnızca geçici bir baskı oluşturur.
Bu nedenle, futbol eğitiminin disiplin anlayışı yeniden yapılandırılmalıdır. Disiplin, yalnızca ihlali bastıran bir araç değil; futbolcunun farkındalığını, sorumluluk duygusunu ve mesleki bilincini geliştiren bir öğrenme sürecine dönüştürülmelidir. Spor hukukunda caydırıcılık, futbolcunun sistem dışına itilmesi pahasına değil; yeteneklerinin ve mesleki birikiminin korunacağı, davranışlarının geliştirileceği dengeli bir eğitim modeliyle birlikte düşünülmelidir. Çünkü futbolcular, yalnızca disiplin öznesi değil, aynı zamanda ülke futbolunun temel insan kaynağıdır.
Türk futbolunda son dönemde yaşanan bazı örnekler, bu eğitsel yaklaşımın gerekliliğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Kısa süre içinde üç kırmızı kart görerek ciddi bir disiplin sorunu yaşayan Sakaryaspor futbolcusu Caner Erkin örneğinde olduğu gibi, yalnızca maç cezaları uygulamak yerine; öfke kontrolü, stres yönetimi, saha içi iletişim ve profesyonel etik başlıklarını içeren yapılandırılmış gelişim programları devreye sokulduğunda, futbolcunun davranışlarında ölçülebilir ve kalıcı bir iyileşme sağlanması mümkündür. Bu yaklaşım, hem futbolcunun kariyerinin korunmasına hem kulübün sportif ve ekonomik kayıplarının azaltılmasına hem de ligin genel oyun kalitesinin yükselmesine doğrudan katkı sunacaktır.
Benzer biçimde, kamuoyunda disiplin sorunları ve kadro dışı uygulamalarıyla gündeme gelen; Fenerbahçe kaptanı Mert Hakan Yandaş, Fenerbahçe’de bir dönem İrfan Can Kahveci ve Cenk Tosun, Beşiktaş’ta ise Necip Uysal ve Mert Günok gibi oyuncular etrafında oluşan tartışmalar, cezalandırıcı yöntemlerin tek başına yeterli olmadığını göstermektedir.
Alt liglerde kulüplerin önemli bir yaptırım aracı olarak kullandıkları, kadro dışı bırakma gibi yaptırımlar, futbol eğitimiyle bütünleşmediği sürece davranış dönüşümü üretmemekte; aksine futbolcunun sistemle bağını zayıflatmaktadır. Bu tür yaptırımların yapılandırılmış eğitim ve gelişim programlarıyla desteklenmemesi; saha içi tutumlarda iyileşme, takım içi iletişimde güçlenme ve sportif performansta istikrar sağlamadığından, kulüp ve lig genelinde kalıcı kazanımlar oluşturmamaktadır.
Futbol eğitimi, yalnızca oyun öğretimi değil; karakter, bilinç ve sorumluluk inşasıdır. Disiplin anlayışı bu eğitimin merkezinde yer alır ve bu anlayış yalnızca cezaya dayalı olduğunda, futbolcunun davranış dünyasında kalıcı bir dönüşüm üretmez. Oysa eğitimle bütünleşen bir disiplin modeli; futbolcunun kendisini, takımını, kulübünü ve temsil ettiği toplumsal rolü doğru biçimde kavramasını sağlar.
Türk futbolunun temel sorunu, daha ağır cezalar değil; cezayı öğrenmeye dönüştürebilecek kurumsal bir eğitim vizyon eksikliğidir. Disiplini korku üretme aracı olmaktan çıkarıp gelişim mekanizmasına dönüştürebilen sistemler, hem futbolcunun yeteneğini korur hem de futbol kültürünün niteliğini yükseltir. Bu dönüşüm sağlanmadıkça, yetenek kayıpları, tekrar eden disiplin sorunları ve oyuna duyulan güven erozyonu kaçınılmaz olacaktır.
Futbol eğitiminin geleceği, cezaların sayısında değil; bu cezaların hangi bilgiyi, hangi değeri ve hangi sorumluluğu öğrettiğinde yatmaktadır. Gerçek başarı; disiplinin baskıyla değil, bilinçle; korkuyla değil, öğrenmeyle; yaptırımla değil, içselleştirilmiş sorumlulukla kurulduğu bir futbol ekosistemi inşa edilebildiği ölçüde mümkün olacaktır.
Bu yaklaşımın sistematik ve tutarlı biçimde uygulanması hâlinde; kısa sürede çok sayıda kırmızı kart gören Caner Erkin gibi oyuncuların disiplin ihlallerini önemli ölçüde azaltmaları, kadro dışı bırakılan futbolcuların yeniden futbola odaklanarak performanslarını toparlamaları ve önceki seviyelerinin üzerine çıkmaları güçlü bir olasılık olarak ortaya çıkmaktadır. Benzer biçimde, gelişim sürecinin doğru yönetilmesi durumunda Metehan Baltacı gibi genç oyuncuların lige kaldıkları yerden daha bilinçli ve olgun bir oyun anlayışıyla devam etmeleri mümkündür. Aynı eğitsel disiplin anlayışının hakem eğitimine bütünleştirilmesi, hakemlerin karar kalitesini, saha içi iletişimini ve kamuoyu güvenini belirgin biçimde artırarak daha güvenilir müsabakalar yönetilmesine katkı sağlayacaktır.
Öte yandan sözleşmesi feshedilen futbolcu ve hakemler açısından bakıldığında, salt cezalandırmaya dayalı uygulamalar bu oyuncuların kariyerlerini fiilen sona erdirme riski taşırken; eğitsel disiplin modeli, bu bireylerin futbol sisteminden kopmadan yeniden kazanılmasını, yeteneklerinin korunmasını ve kariyerlerinin sağlıklı biçimde sürdürülmesini mümkün kılacak bir iyileştirme ve yeniden uyum zemini oluşturacaktır. Bu bütüncül yapı, disiplinin yalnızca yaptırım değil, insan kaynağını koruyan ve geliştiren stratejik bir futbol politikası olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.
Futbol eğitiminin geleceği, cezaların sayısında değil; bu cezaların hangi bilgiyi, hangi değeri ve hangi sorumluluğu öğrettiğinde yatmaktadır. Gerçek başarı; disiplinin baskıyla değil, bilinçle; korkuyla değil, öğrenmeyle; yaptırımla değil, içselleştirilmiş sorumlulukla kurulduğu bir futbol ekosistemi inşa edilebildiği ölçüde mümkün olacaktır.
Kırık Camlar Ligi
Doç.Dr.Recep Cengiz- 5 Ocak 2026 Kırık Cam Teorisi, Wilson ve Kelling (1982) tarafından geliştirilen ve toplumsal düzenin korunmasında küçük ölçekli ihlallerin oynadığı kritik rolü açıklayan önemli bir sosyolojik çerçevedir.
Transfer Yanılgısı: Sorun Futbolcuda Değil, Anlayışta!
Doç.Dr.Recep Cengiz -3 Ocak 2026 Futbolda gerçekten düşünen insanların yıllardır tartıştığı bir mesele var: bilinçsiz transferler. Sayıları az olsa da bu oyunun ruhuna kafa yoran herkes, transfer furyasının yalnızca ekonomik bir sorun olmadığını; aynı zamanda futbolun oyun kalitesini, teknik anlayışını ve gelişim ilkesini zehirleyen bir hatalar zinciri olduğunu görüyor.
Sporcunun yeteneği yetmez, davranışı da sözleşmelidir
Doç. Dr. Recep Cengiz – 22 Aralık 2025 Modern spor artık yalnızca sahada kazanılan maçlardan ibaret değildir. Kulüpler, sportif başarının yanı sıra marka değeri, yatırımcı güveni, taraftar bağlılığı ve küresel imaj gibi pek çok unsuru aynı anda yönetmek zorundadır. Bu nedenle sporcu sözleşmelerinin yalnızca ücret, süre ve performans maddelerinden oluşması, günümüz spor anlayışı açısından yetersiz ve çağın gerisinde kalmış bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir.
Bahis faaliyetleri, uyarıcı ve uyuşturucu kullanımı, etik dışı davranışlar ve kulüp kültürüne aykırı yaşam tarzları, modern sporun karşı karşıya olduğu en ciddi görünmez tehditler arasında yer almaktadır. Son yıllarda yaşanan olaylar, “sporcu özel hayatı” kavramının kulüpler açısından ne denli yüksek ekonomik ve itibari maliyetler doğurabildiğini açık biçimde ortaya koymuştur.
Bahis ihlalleri, bu risklerin en çarpıcı örneklerinden biridir. Avrupa’da ve Türkiye’de, oynadığı liglere ya da kendi müsabakalarına ilişkin bahis oynadığı tespit edilen çok sayıda sporcu ağır yaptırımlarla karşı karşıya kalmıştır. Kısa vadeli kazanç arayışı ya da çevresel baskılar sonucu alınan bu tür kararlar, yalnızca sporcuların kariyerlerini değil, kulüplerin yıllar içinde inşa ettiği güven ve itibarı da ciddi biçimde zedelemektedir.
Örneğin Beşiktaş’ta yaşanan Rafa Silva krizi, modern sporun saha dışı olayların sportif başarının ötesinde kulüplere ne denli mali ve itibari bir yük getirebildiğinin somut bir göstergesidir. Portekizli yıldız futbolcunun sezon içinde antrenmanlara katılmama kararı, takım içi uyum sorunları ve ayrılık isteğinin kamuoyuna taşınması, kulübün hem sportif planlamasında hem de finansal dengesinde belirsizliklere yol açmıştır. Yönetimin belirlediği yüksek bonservis bedeli ve oyuncunun buna karşı tutumu, transfer pazarında Beşiktaş’ın elini zayıflatmış; bonservis geliri elde etme fırsatını zorlaştırmıştır.
Bu süreç, taraftar nezdinde de kulüp-oyuncu ilişkisinin tartışma konusu olmasına ve kamuoyunda Beşiktaş imajının zedelenmesine neden olmuştur. Sonuç olarak saha dışı bu kriz, yalnızca sportif performansı değil; kulübün marka değeri, pazarlama stratejileri ve yatırımcı algısı üzerinde de ciddi olumsuz etkiler oluşturmuştur. Bu örnek, olası iç disiplin ve sözleşme hükümlerinin eksikliğinin kulüpler için nasıl ciddi riskler doğurabileceğini açık biçimde göstermektedir.
Öte yandan risk yalnızca yasa dışı davranışlarla sınırlı değildir. Yüksek sakatlık riski barındıran yaşam tarzı tercihleri ve denetimsiz sosyal davranışlar da kulüpler açısından ciddi bir yatırım riski oluşturmaktadır. Bu durumun güncel bir örneği, NBA’de forma giyen milli basketbolcu Alperen Şengün’ün motosiklet kullanmasının kulüp çevrelerinde ve spor kamuoyunda tartışma konusu olmasıdır. Burada tartışılan husus sporcunun kişisel tercihi değil; kulüplerin milyon dolarlık yatırımlarını korumak adına sporcuların saha dışı davranışlarına neden müdahil olmak zorunda olduğudur. Nitekim birçok üst düzey ligde, yüksek sakatlık riski nedeniyle bu tür faaliyetlere sözleşmeler yoluyla sınırlamalar getirilmektedir.
Bu çerçevede sporcu sözleşmelerine; sakatlık riskini asgari düzeyde tutmayı amaçlayan hükümler, bahis yasağı, uyuşturucu ve uyarıcı madde kullanımına sıfır tolerans, etik ve ahlaki değerlere bağlılık, kulüp kültürüne uyum ve kamuoyunda örnek birey olma yükümlülüğü gibi maddelerin açık, ölçülebilir ve yaptırımı net şekilde eklenmesi artık bir zorunluluktur. Bu maddelerin uyarı ve disiplin cezası ile başlayıp, tekrarında kulübe tek taraflı sözleşme feshi hakkı tanıması; sporcuyu baskı altına almak değil, sporun bütünlüğünü ve kulüp değerlerini korumayı amaçlamaktadır. Caydırıcılığı olmayan düzenlemeler, sürdürülebilir bir spor ortamı yaratmamaktadır.
Unutulmamalıdır ki büyük sporcu olmak yalnızca yetenek meselesi değildir. Büyük sporcu olmak aynı zamanda büyük sorumluluk taşımayı gerektirir. Sporun korunması bireysel toleransla değil, kurumsal netlikle mümkündür. Davranışın sözleşmeyle güvence altına alınmadığı bir ortamda, performansın sürdürülebilirliği de mümkün değildir. Kulüpler, bu gerçeği artık sözleşmelere açıkça yazmak ve kademeli olarak gereğini yapmak zorundadır.
VAR Görür, Vicdan Görür mü?
Doç. Dr. Recep Cengiz - 19 Aralık 2025 Futbol, artık yalnızca sahada oynanan bir oyun değildir; kameralarla, verilerle ve kurallarla kuşatılmış küresel bir sistemdir. Ancak bu sistem ne kadar ayrıntılı denetlenirse denetlensin, oyunun anlamını belirleyen asıl unsur hâlâ insanın verdiği ahlaki kararlardır. Kuralın doğruyu, teknolojinin adaleti garanti ettiği varsayımı; futbolu değerlerinden koparan en büyük yanılsamadır.
Futbolda artık neredeyse her şey görülüyor. Milimetrik ofsaytlar ve oyunun bağlamından kopuk müdahaleler, VAR’ın hakemi destekleyen bir araç olmaktan çıkıp oyunun belirleyicisi hâline geldiği algısını güçlendiriyor. Bu durum, futbolda “doğru karar” ile “adil karar” arasındaki farkı yeniden tartışmaya açıyor.
Kameralar, açılar, çizgiler, VAR kayıtları… Peki ya vicdan?
Onu hangi ekran yakalıyor?
Modern futbol bize şunu öğretti: “Bir pozisyon kurallara uygunsa, tartışma bitmiştir.”
Oysa asıl mesele tam da burada başlar. Çünkü futbol yalnızca kurallarla değil, “değerlerle”oynanan bir oyundur.
Bu değerleri anlamak için üç kavramı birbirine karıştırmamak gerekir: Ahlak, etik ve fair play.
Ahlak: “Biz Böyle Öğrendik”
Ahlak, futbolcunun sahaya çıkmadan önce yanında getirdiği bagajdır. Ailesinden, çevresinden, kültüründen devraldığı doğru–yanlış anlayışıdır. Rakibe küfretmemek, formasını yere atmamak, emeğe saygı göstermek, hakemi aldatmamak veya seyirciyi yanıltmamak, ahlaki reflekslerdir. Ancak ahlakın bir sınırı vardır: alışkanlıklara dayanır. Tribünlerin “kurnazlık” diye alkışladığı bir davranış, ahlaki olarak meşrulaştırılabilir. İşte tam bu noktada ahlak, tek başına yeterli olmaz.
Etik devreye girer: “Ama Bu Gerçekten Doğru mu?” Sorusunu sorar.
Etik, futbolun rahatsız edici sorusudur. “Kural izin veriyor olabilir ama…” diye başlayan cümlelerin alanıdır. Etik, alışılmış olanı değil, adil olanı sorgular. Etik bakış açısı şunu kabul eder: Bir davranış kural dışı olmayabilir; fakat hakkaniyetsiz olabilir. İşte etik, futbolu sadece kazanma oyunu olmaktan çıkarıp, anlamlı bir mücadeleye dönüştürür.
Bu süreçte, Fair Play: Kararın Sahadaki Hâlidir.
Fair play, ahlakın içselleştiği, etiğin eyleme dönüştüğü noktadır. Ne tribün ne hakem ne de VAR varken verilen karardır. Yani fair play, izlenmediğini bildiğin anda nasıl davrandığınla ilgilidir.
Örneğin,Süper Lig’de oynanan bir maçta, savunma oyuncusu sakatlanıp yerde kalırken oyun devam ediyor. Top hücumcunun önüne düşüyor; karşısında yalnızca kaleci vardır. VAR devrede, ofsayt yok, hata yok, her şey “temiz”.
Gol atılıyor.
Hakem orta noktayı gösteriyor. Tribünler seviniyor. Kural kitabı suskun, VAR sessizdir.
Peki, bu gol doğru mudur?
Ahlak açısından bakıldığında “oyun durmadıysa devam edilir” diyenler çıkar.
açıdan ciddi bir sorun vardır: Rakibin sakatlığı üzerinden avantaj sağlanmıştıFair play’in bakış açısı nettir: Topun dışarı atılması gerekirdi.
Bu tür pozisyonlarda bilerek gol atmayan, hatta rakibin gol atmasına izin veren futbolcuların hâlâ saygıyla anılması tesadüf değildir. Çünkü futbol hafızası, atılan gollerden çok, atılmayanlarıkaydeder.
Ayrım tam olarak buradadır.
Ahlak, “alışılmış olan”ı temel alır.
Etik, “adil olan”ı sorgular.
Fair play, “doğru olan”ı seçer.
VAR çizgiyi çizer, kural ihlalini bulur. Ama adaleti ölçemez. Onu ölçen tek şey, sahadaki insanın verdiği vicdani karardır.
Özetle futbolda her şey “izleniyor” olabilir. Ama hâlâ her şey “ölçülemiyor”. Kazanmak tabelaya doğru kalmak hafızaya yazılıyor.
Asıl soru şudur:
VAR’ın onayladığı bir golü, vicdan iptal edebilir mi?
Futbolun gerçek sınavı tam da bu sorunun cevabında gizlidir.
Futbolda Saldırganlık ve Şiddet Oyunun mu, Yoksa Kültürün Bir Suçu mu?
Doç.Dr.Recep Cengiz- 16 Aralık 2025 Saldırganlık ve şiddet, futbolun doğasında yer alan olgular değildir. Ancak futbol etrafında inşa edilen kültürel yapı ve toplumsal algılar, şiddetin ortaya çıkmasına elverişli bir zemin hazırlamaktadır.
Doç. Dr. Recep Cengiz – 10 Aralık 2025 İnançlarımız, davranışlarımızı şekillendirir; davranışlarımız da spora ve insana yüklediğimiz değerin aynası hâline gelir. Psikolojide Harold Kelley’in geliştirdiği Covariation Modeli (Birlikte Değişim / Varyasyon Modeli) göre insanlar bir davranışı değerlendirirken üç temel ölçüye başvururlar: tutarlılık, benzerlik ve belirginlik. Model, insanların sadece tek bir davranışa değil, o davranışın zaman içinde (tutarlılık), benzer durumlarda (belirginlik) ve aynı durumda başkalarının ne yaptığıyla (benzerlik / uzlaşma) birlikte değerlendirme yaptığını savunur.
Bir kişi farklı zamanlarda aynı davranışı sergiliyorsa tutarlıdır. Benzer durumlarda başkaları da aynı tepkiyi veriyorsa, o davranış benzerlik taşır. Ancak davranış yalnızca belli bir durumda ortaya çıkıyorsa, yani belirginlik gösteriyorsa, bu durum davranışın yalnızca çıkar veya koşula bağlı olduğunu gösterir.
Bu üç ölçüt yalnızca psikolojik analizlerde değil; sporda, özellikle futbolda da oldukça anlamlıdır. Bir futbolcu sahada yalnızca bazı maçlarda gayret gösteriyorsa tutarlılığı zedelenmiştir. Bir hakem aynı pozisyona iki farklı karar veriyorsa adalet duygusu sarsılır. Bir taraftar sadece kendi takımının lehine “adalet” talep ediyorsa, değer değil çıkar peşindedir. Futbol, değerlerin en çıplak biçimde görüldüğü sahadır; çünkü inançlar, değerleri destekler ve davranışa dönüşür.
Günümüzde sporun, özellikle profesyonel futbolun en sancılı sorunlarından biri, bahis odaklı yozlaşmadır. Örneğin, son yıllarda yaşanan büyük bahis skandalları; hakemler, futbolcular, kulüp yöneticileri ve spor yorumcularını kapsayan geniş soruşturmaları beraberinde getirmiştir. Bazı hakemlerin binlerce maç için bahis oynadığı, bazı futbolcuların ise kendi takımlarının maçlarına bahis oynamakla suçlandığı tespit edilmiştir. Bu tür olaylar, sporda güvenin, adaletin ve dürüstlüğün ne kadar kolay zedelendiğini ortaya koymaktadır.
Bu bağlamda futbolun ve genel anlamda sporun yalnızca fiziksel aktivite veya eğlence olmadığını, etik, değer ve toplumsal sorumluluk bilinci üzerine inşa edilmesi gerektiğini görmek gerekir. Bir sporcu, daha çok çalıştığında daha iyi performans göstereceğine inanıyorsa ve bu inanç tutarlı bir şekilde davranışa dönüşüyorsa, çalışma onun için bir değer hâline gelir. Ancak inançsız emek kısa sürede tükenir; bahis odaklı skor veya çıkar anlayışı ise sporun ruhunu yerle bir edebilir.
Bugün futbolun yaşadığı en büyük problem, hatırlanması gereken zaferlerin değil, geçici kazançların peşine düşülmesidir. Ne yazık ki çoğu zaman değeri yalnızca skorla ölçüyoruz. Futbolu sadece bir “haz oyunu” veya “zafer alanı” olarak görüyoruz. Oysa futbol, insanların keyif aldığı, nefes aldığı, aidiyet ve topluluk bilinci geliştirdiği bir kültür mirasıdır. Onu bu yönüyle koruyabilirsek, futbolun marka değeri ve insan değeri de kendiliğinden yükselecektir. Bahis ve çıkar odaklı yaklaşımlara karşı saygı, adalet, emek, disiplin ve tutarlılık üzerine kurulu bir spor anlayışını savunmalıyız.
Sonuç olarak, gerçek başarı yalnızca skor tabelasında değil; insanlık ve etik değerler tabelasında da yazabilenlerindir. Eğer spor camiası—yöneticisi, hakemi, oyuncusu, taraftarı ve izleyeniyle—bu bilinçle hareket ederse, spor toplumsal dayanışmanın, insanlığın ve saygının güçlü bir aynası hâline gelir.
Öneriler:
1.Eğitim ve Bilinçlendirme: Sporcular, hakemler, yöneticiler ve taraftarlar, etik, adalet ve değer odaklı davranışların önemi konusunda düzenli eğitim ve bilinçlendirme programlarına tabi tutulmalıdır.
2.Denetim ve Şeffaflık: Bahis ve çıkar odaklı yozlaşmanın önlenmesi için profesyonel denetim mekanizmaları kurulmalı, şeffaflık artırılmalı ve disiplin cezaları etkin şekilde uygulanmalıdır.
3.Rol Model ve Liderlik: Kulüp yöneticileri, antrenörler ve sporcular, saha içinde ve saha dışında değer odaklı davranış sergileyerek gençler için pozitif rol model olmalıdır.