Av.Mustafa Batmaz- 13 Nisan 2026 Dün akşam Galatasaray’ın kendi evinde Kocaelispor’a puan kaybı ile birlikte ligde şampiyonluk yarışı iyice heyecanlandı desek yanlış olmaz.
International Sports Convention’dan Notlar: Spor Ekonomisinin Yeni Yönü
Av.Mustafa Batmaz- 6 Nisan 2026 Geçtiğimiz haftalarda BeWhy Sports Management olarak Londra’da düzenlene Uluslararası Spor Kongresi’ne (International Sports Convention) şirket olarak katılım sağladık.
Başarıyı Abartmadan Gerçekleri Görebilmeliyiz: Kosova Öncesi Gerçekçi Bir Değerlendirme
Av.Mustafa Batmaz- 30 Mart 2026 Meydana gelen olayları analiz ederken yalnızca sonuç üzerinden değerlendirme yapmak yerine, bu sonuca nasıl ulaşıldığını incelemenin çok daha faydalı olduğu görüşündeyim.
Türkiye İçin Sınır Ötesi Lig Yapılanması Zamanı Geldi Mi?
Av. Mustafa Batmaz - 5 Şubat 2026 Geçtiğimiz ay, dünya futbolu açısından sessiz ama tarihsel önemi büyük bir adım atıldı. Okyanusya Futbol Konfederasyonu (Oceania Football Confederation), yedi farklı ülkeden sekiz kulübün yer aldığı OFC Profesyonel Ligini başlattı. Bu lig, futbol tarihinde ilk kez gerçek anlamda ülkeler arası ve sınır ötesi bir profesyonel lig modeli olarak dikkat çekiyor.
Yeni lig; Yeni Zelanda, Avustralya, Fiji, Papua Yeni Gine, Solomon Adaları, Tahiti ve Vanuatu’dan kulüpleri tek bir profesyonel yapı altında topluyor. Amaç yalnızca rekabet yaratmak değil aynı zamanda ufak devletlere sürdürülebilir bir profesyonel yapı ve gelir modeli sunmak. OFC Başkanı Lambert Maltock’un ifadesiyle bu lig, “Okyanusya futbolunun kaderini kalıcı biçimde değiştirecek” bir proje.
Lig formatı, sezon boyunca farklı ülkelerde oynanan devreler ve ardından Yeni Zelanda’da tamamlanan play-off aşaması üzerine kurulu olacak. Şampiyon olan takım, FIFA Intercontinental Cup ve 2029’da düzenlenecek FIFA Kulüpler Dünya Kupası’nda Okyanusya’yı temsil edecek. Bu durum, daha önce amatör veya yarı-profesyonel yapılarla küresel devlerle karşı karşıya gelen Okyanusya kulüpleri için ciddi bir yapısal dönüşüm anlamına geliyor.
Aslında sınır ötesi lig fikri tamamen yeni değil. Kanada kulüplerinin MLS (Major League Soccer)’te, Yeni Zelanda kulüplerinin Avustralya A-League’inde veya Galler kulüplerinin İngiliz lig sisteminde yer alması buna örnek. Ancak OFC Profesyonel Ligi’ni farklı kılan şey, bunun istisnai bir katılım değil, doğrudan uluslararası bir lig olarak tasarlanmış olması.
Avrupa’da da benzer fikirler uzun süredir tartışılıyor. Belçika ve Hollanda arasında planlanan BeNeLiga, Baltık ülkelerini kapsayacak bir Baltık Ligi önerisi ya da eski Yugoslav ülkelerinin basketboldaki ABA League benzeri bir futbol modeli kurma ihtimali bu arayışın yansımaları. Bunun yanı sıra Avrupa futbolunun uzun süredir gündeminde olan kapalı bir Süper Lig projesi de buna benzer bir sınır ötesi lig projesi. Diğer örneklerden en büyük farkı ise zaten bu Süper Lig projesinde yer alan takımların dünyanın en çok gelir elde eden kulüpleri olması.
Bu noktada benim Türk futbolu için önereceğim proje bir Türk Süper Lig’i sistemi. Zaten Türkiye Süper Lig’i böyle değil mi diyebilirsiniz, benim bahsettiğim sistemin içerisine Azerbaycan ve Kazakistan liglerinden de takımların alınmasıyla yapılacak bir lig yapılanması. Bu ülkeleri seçme sebebim hem UEFA sistemi içerisinde yer almaları hem de siyasi ilişkilerimizin kuvvetli olması. Peki bu lig sistemini neden Türkiye kabul etmeli sonuçta Türkiye Süper Lig’inin değeri bu iki ligin toplamından bile daha fazla.
Türkiye Süper Lig’inin geldiği noktada 18 takımın fazla olduğu, 2 takımın makası açtığı, alttan gelen 2 takımın onlara yetişmeye çalıştığı ve yaklaşık 5-6 takımın da bir noktaya kadar rekabetçi olabildiği bir lig sistemine dönüştü. Azerbaycan Lig’inden ise düşük bütçelerine rağmen Karabağ Futbol Kulübü’nün son yıllarda Şampiyonlar Ligi’ndeki başarıları dikkat çekti. Kazakistan Lig’inden ise Kairat Almaty düşük bütçesiyle eleme turlarından gelerek Şampiyonlar Ligi’ne katılım sağladı. Bu yeni lig yapılanması ile birlikte ülkelerin pazar büyüklüklerine göre dizayn edilecek 18 takımlı bir lig sistemi hem daha büyük bir yatırım potansiyeline hem daha yüksek bir rekabet seviyesine hem daha fazla popülasyona hitap edecektir. Burada coğrafi problemlerin söz konusu olacağı aşikar fakat aynı zamanda Türkiye açısından Azerbaycan’ın 10 milyonluk nüfusu ve Kazakistan’ın 20 milyonluk nüfusu ile birlikte yaklaşık 100-120 milyon insanı kapsayan bir lig yapılanması söz konusu olacak. Aynı lig içerisinde Şampiyonlar Lig’inde oynamış birden fazla takımın bulunması lig rekabetini de kuşkusuz arttıracaktır. Peki diğer takımlara ne olacak? Yerel ligler kapanacak mı? Hayır, aslında yerel ligler bu ligin alt ligi haline gelecek. Buna dair sağlıklı bir lig sistemini detaylıca anlatmak çok uzun olacağı için okuyucuların ilgisini çekmesi halinde detayları bir sonra ki yazımda paylaşacağım.
Türk futbolu özellikle son yıllarda duraklama dönemini de geride bırakarak çöküş dönemine girmiştir. Harcanan paralar ile elde edilen başarıların orantısızılığı, ligin kalitesindeki düşüş, bahis skandalları hepsini topladığımız zaman yenilik gerekmektedir. Artık sadece Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti üzerinden bir lig olmak yerine ligin total değerini arttıracak fikirler konuşulmalı, tartışılmalı ve eyleme geçilmelidir. Bizden önce birilerinin yapmasını beklemek, “modaya ayak uydurmak”, yerine modayı Türk futbolu kendi yaratmalıdır. Ancak bu sayede dünyadaki diğer liglerle yarışabilir ve gelirlerini arttırabilir. Bunu yapıp yapmamak bir tercih ve her tercih de bir vazgeçiştir. Ne TFF ne kulüpler ne de spor basını bu taşın altına elini sokmamaktadır. Bu düşünce yapısı değişmediği takdirde Türk futbolu 80 milyon içerisinde büyük ama dünya futbolu perspektifinde küçük olarak kalmaya devam edecektir.
Futbolun Siyasal Yüzü
Av. Mustafa Batmaz - 21 Ocak 2026 Futbol, uzun yıllar boyunca yöneticiler ve uluslararası kurumlar tarafından siyasetten bağımsız bir alan olarak tanımlandı ancak gelinen noktada bu söylem, saha içindeki ve dışındaki gerçeklikle giderek daha fazla çelişiyor. Bugün futbol, yalnızca sportif rekabetin değil, aynı zamanda siyasi mesaj verme ve politik güç gösterme sahnesi hâline gelmiş durumda. Son dönemde Kadınlar Kulüpler Dünya Kupası etrafında şekillenen LGBTQ+ tartışmaları, Afrika Uluslar Kupası’nda yaşanan sembolik bir penaltı anı ve 2026 Dünya Kupası’na katılımın ülkelerin parlementolarında tartışıldı hale gelmesi, futbolun siyasal yüzünü tüm açıklığıyla ortaya koyuyor.
2028 Kadınlar Kulüpler Dünya Kupası’nın Katar’da oynanacak olması futbolun hangi değerleri temsil ettiği sorusunu yeniden gündeme taşıdı. Katar devletinin politik görüşü, LGBTQ+ haklarını, kadınların hukuki statüsünü, kamusal alandaki özgürlüklerini ve kadınların ifade özgürlüklerini sınırlayan bir yapıdadır. Ancak FIFA, kadın hakları, cinsel eşitlik ve toplumsal kapsayıcılık ilkelerini desteklerken, Katar’da bu turnuvayı düzenlemesi ciddi eleştiriler ve kaçınılmaz bir çelişkiyi ortaya çıkarmıştır. Körfez ülkelerinin özellikle spor ve eğlence alanına yaptığı yatırımlar gün geçtikçe artmakta. Yeni gelir yöntemleri yaratarak sadece fosil yakıt üzerine değil çeşitli ekonomik planlamalarla gelir yaratmanın yollarını aramaktadırlar. Bunlardan en önemlisi de futbol. FIFA’nın savunduğu görüşlerle bu kadar zıt görüşlere sahip olan Katar’da bu organizasyonların yapılması paranın ve siyasetin gücünü bir kez daha gözler önüne sermekte. Katar’ın sağladığı ekonomik finansman FIFA’nın ilkelerinden üstün gelmiş ki bu turnuva planlamasını yapabiliyorlar.
Futbol, siyaset ve ekonomi üçgenin kuvveti FIFA’nın ilkelerinin sadece kâğıt üzerinde olduğunun bir göstergesi.
Futbolun siyasal boyutunun bir diğer çarpıcı örneği ise Afrika Uluslar Kupası’nda yaşandı. Bildiğiniz üzere bu sene kupa Fas’ta oynandı. Final maçında Fas’ın kritik bir penaltıyı kaçırmasının ardından FIFA Başkanı Gianni İnfantino’nun kameralara yansıyan üzgün görüntüsü, ilk bakışta insani bir refleks gibi görünse de, kısa sürede tarafsızlık tartışmalarını beraberinde getirdi. Küresel futbolun en tepesindeki ismin, sahadaki tek bir an üzerinden dahi belirli bir ülkeye yönelik duygusal bir tepki vermesi, dünya futbolunun regülatörü konumundaki FIFA’nın “eşit mesafe” ilkesinin ne kadar kırılgan hâle geldiğini gösterdi. Burada mesele bir penaltı ya da bir mimik değil; futbol yöneticilerinin davranışlarının artık kaçınılmaz biçimde siyasi ve sembolik anlamlar üretmesi. FIFA ve UEFA’nın kirli geçmişi akıllara geldiğinde turnuvanın oynandığı ülkenin milli takımının kaçırdığı penaltıya üzülen bir FIFA başkanın bu tepkisinin ne kadar insani ve rastlantısal olduğu bir hayli şüpheli.
Bu tabloyu tamamlayan en önemli başlıklardan biri ise 2026 Dünya Kupası süreci. ABD’nin son dönemdeki politikası ve turnuvanın ABD’de düzenlenecek olması, bazı ülkelerde futbol kamuoyunun ötesine geçen siyasi tartışmaları tetikledi. Özellikle ABD’nin Grönland üzerindeki egemenlik ve kontrol arayışını yeniden gündeme getirmesi, bu tartışmaların merkezinde yer aldı. ABD’nin Grönland’ı satın alma ya da fiili etki alanına dönüştürme yönündeki söylemleri, bazı ülkelerde uluslararası hukuk ve egemenlik hassasiyetleri üzerinden sert eleştirilere yol açarken, bu rahatsızlık Dünya Kupası’na katılım meselesinin doğrudan parlamentolarda tartışılmasına kadar uzandı. Meclislerde sorulan temel soru şuydu: “ABD’nin bu politikalarına karşı, Dünya Kupası gibi küresel bir organizasyona katılmamak ev sahibi ülkeye dolaylı bir mesaj verir mı?” Böylece futbol, sportif bir faaliyetten ziyade siyasi bir duruşun aracı olarak ele alınmaya başlandı. Tartışılan boykot ihtimalleri çoğu zaman fiili bir çekilmeden ziyade sembolik bir mesaj niteliği taşısa da, bu durum futbolun artık devletlerin dış politika reflekslerinin bir parçası hâline geldiğini açıkça gösterdi.
Tüm bu örnekler bir araya getirildiğinde ortaya çıkan tablo, futbolun artık siyasetle iç içe geçmiş bir alan olduğu yönünde. Kadınlar Kulüpler Dünya Kupası’nda değerler üzerinden yürüyen tartışmalar, AFCON’da bir penaltı anının bile siyasi algılar üretmesi ve Dünya Kupası’na katılım kararlarının ülkelerin meclis gündemine taşınması, futbolun küresel ölçekte bir politik mesaj alanına dönüştüğünü kanıtlıyor. Sporun birleştiriciliği günümüz dünyasında ikinci plana atılmış durumda. Ülkelerdeki streslerin, sıkıntıların ve problemlerin bir anlığına da olsa unutulduğu milli turnuvalar artık parlementoların tartışma konusu haline gelmiş bulunmakta. Tüm bu problemin çözümünün futbolun her ferdinin şapkasını önüne koyarak düşünmesi gerektiğinden yanayım, hem FIFA’nın hem parlementoların hem de bireylerin. Aksi halde hepimizin saf duygular beslediği bu futbol oyunu siyasetin bir parçası olarak kalacaktır.
NBA Europe Geliyor, EuroLeague Buna Hazır mı?
Mustafa Batmaz-5 Ocak 2026 Yeni yılın henüz daha ilk günlerinde değerli okuyucularımızın karşısına biraz daha uzun ve daha derin analizleri kapsayan bir yazımla gelmek istedim.
Bir Oyun Değil, Bir Endüstri: Amerika’nın Son Yatırımı Futbol
Mustafa Batmaz- 20 Aralık 2025 Uzun yıllar boyunca futbol, Amerika Birleşik Devletleri için “Amerikan Futbolu” olarak bilinen dünyada oynan ve tanınan futbol ile yakından uzaktan alakası olmayan bir spordu.
Yeni Neslin Hızında Koşamayan Futbol, Değişmezse Kaybeder
Av. Mustafa Batmaz – 6 Aralık 2025 Global spor endüstrisi, özellikle de futbol, Gen Z yani yeni nesilin davranış biçimleri ve medya tüketim alışkanlıkları nedeniyle tarihin en büyük dönüşüm eşiklerinden birinde bulunuyor. Dijital çağın içine doğan bu kuşak, sporu önceki jenerasyonlardan tamamen farklı bir gözle değerlendiriyor. Bunun en temel sebeplerinden bir tanesi dikkat süreleri saniyelere kadar düşmüş bir dünyada, futbolun 90 dakikalık geleneksel formatı artık yeterince ilgi çekici gelmiyor. Yeni nesile göre maçlar çok uzun, oyun çok yavaş, duraksamalar fazla ve VAR incelemeleri tempoyu düşürüyor.
Son dönemde özellikle Avrupa futbolunun alışkanlıklarına baktığımızda korner, taç ve duran top organizasyonundan elde edilen gollerin artış yaşadığını görebiliriz. Takımlar artık bu tip organizasyonlar için setler çizerek gol yollarında etkili olmaya çalışıyor. Fakat bu durum izlenebilirlik açısından büyük bir sorun da doğuruyor. Korner organizasyonlarında oyuncuların yerini alması, korner atanın onlara seti göstermesi ve genelde yeni tip korner setlerinde ortanın altı pas denen bölgeye atılması arka arkaya korner kullanım ihtimalini arttırıyor. Bu süreç göz önüne alındığında her korner yaklaşık 1 dakikalık temposuzluğa sebep olur.
Aynı şekilde taç atışları için de bu geçerli, taç atan oyuncunun topu havluyla silmesi, gerilmesi, takım arkadaşlarının pozisyon almasını beklemesi aslında gol yollarında etkili olsa da izlenebilirlik açısından negatif bir sonuç doğuruyor.
Futbolun en temelde eğlence sektörüne hizmet etmesi sebebiyle bugünün dünyasındaki rakibi artık sadece diğer spor dalları değil. TikTok, YouTube ve Twitch gibi platformlar sürekli, hızlı, interaktif ve kişisel bir içerik akışı sunarken futbol hâlâ tek yönlü, pasif bir izleme deneyimi üzerinden ilerliyor. Yeni nesilin kısalan içerik beklentisi, futbol endüstrisinin bugüne kadar alışık olmadığı bir hız talep ediyor.
Üstelik gençler artık takımlara önceki nesiller gibi körü körüne sadakat duymuyor; bir kulübü oyuncusunu sevdikleri için, sosyal medya içeriklerini eğlenceli buldukları için, kulübün sosyal sorumluluk vizyonunu benimsedikleri için veya sadece estetik olarak beğendikleri için tercih ediyorlar. Bu yüzden kulüplerin hâlâ eski nesil taraftar modeline odaklanan iletişim stratejileri Gen Z’de karşılık bulmuyor. Gençler spor tüketimini kimlik, stil, topluluk ve dijital varlık üzerinden anlamlandırıyor; yani bir maç izlemekten çok bir topluluğa dahil olma, bir hikâyeye bağlanma, kendini ifade etme ihtiyacındalar.
Öte yandan futbolun çevresindeki etik tartışmalar, finansal usulsüzlükler, şike iddiaları, yönetim krizleri, adaletsizlik algısı, yeni nesilin yüksek adalet ve şeffaflık beklentileriyle çelişiyor. Bu da gençlerin duygusal bağ kurmasını daha da zorlaştırıyor. Futbolun eski jenerasyonlar için sahip olduğu kültürel üstünlük artık garanti değil; gençler aynı anda Netflix, oyun konsolu, Twitch yayınları, sosyal medya içerikleri ve influencer’larla rekabet eden bir spor ekosistemi içinde yaşıyor.
Bu nedenle Gen Z futboldan uzaklaşmıyor; aksine futbol onların diline, hızına ve beklentilerine uyum sağlamadığı için ilişki zayıflıyor. Oysa doğru şekilde evrilirse futbol yeniden bu neslin hayatının merkezinde yer alabilir: oyunun kurallarında belli başlı değişimler ve gelişimler, daha kısa formatların denendiği turnuvalar, maç günü deneyimini oyunlaştıran dijital uygulamalar, taraftarlığı kişiselleştiren platformlar ve e-sporla entegre hibrit projeler Gen Z ile bağ kurmak için güçlü fırsatlar sunuyor.
Sonuç olarak mesele gençlerin sporu daha az sevmesi değil; gençlerin tüketim biçiminin değişmiş olması ve futbolun bu değişime ayak uydurmakta geç kalmasıdır. Değişimi doğru okuyan ligler ve kulüpler, yalnızca yeni nesili geri kazanmakla kalmayacak, aynı zamanda sporun geleceğini de şekillendiren aktörler hâline gelecektir.
Kapak görseli: Mike Hewitt/Getty
Bahis Soruşturmalarında Üç Farklı Dünya: Türkiye, İngiltere ve ABD’de Masumiyet Karinesi
Av. Mustafa Batmaz - 19 Kasım 2025 TFF’nin yürüttüğü son bahis soruşturmasında daha ilk günden itibaren isimlerin basına yansıması, soruşturmanın gizliliğinin ortadan kalkması ve kişilerin hukuki süreç tamamlanmadan suçlu gibi sunulması, Türk hukukunun temel ilkelerinden biri olan masumiyet karinesinin uygulamada ciddi şekilde ihlal edildiği tartışmalarını beraberinde getirdi. Oysa Türkiye’de masumiyet karinesi hem Anayasa’nın 38/4. maddesi hem de Türkiye’nin taraf olduğu AİHS 6/2 ile açıkça korunur; ayrıca CMK 157 soruşturmanın gizli yürütülmesini zorunlu kılar ve soruşturma makamlarının deliller toplanmadan isim açıklamasını açık hukuka aykırılık olarak tanımlar. Bu normatif çerçeveye rağmen, TFF sürecinde şüphelilerin kamuoyuna teşhir edilmesi, medya üzerinden yargısız infazın oluşması ve kişiler hakkında hukuken henüz var olmayan bir “suçluluk algısı’’ yaratılması, masumiyet karinesinin pratikte işletilmediği yönünde haklı eleştiriler doğurmuştur. TFF ve savcılığın birlikte yürüttüğü bu soruşturmada bazı hakem, futbolcu ve yöneticilerin PFDK’ya sevkleri spor kamuoyunda suçluluk algısı yaratmıştır. Özellikle bu insanların kamuoyu gözünde yüksek tanınırlıkta kişiler olması denetim ve yargı mekanizmalarının elindeki delilerin çok daha kuvvetli olması gerektiğini göstermektedir. Net bir delil olmadan ve şüpheye dayalı başlatılan hukuki süreçlerin ve PFDK sevklerinin ilerleyen dönemde maddi ve manevi tazminat davası olarak TFF’ye geri dönmesi muhtemeldir.
Sporla iç içe geçmesi sebebiyle sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da bahis skandalları son yıllarda karşımıza çıkmıştır. Bunun en güncel örneklerinde bir tanesi İngiltere Premier Lig’de meydana gelmiştir. O süreci incelersek İngiltere’de, özellikle Premier League ve FA Disciplinary Regulations kapsamında, masumiyet karinesi ilkesi çok daha katı biçimde uygulanır; Contempt of Court Act 1981, hakkında resmi bir soruşturma devam eden kişinin medyada suçlu gibi gösterilmesini yargıyı etkileme suçu olarak düzenler, Defamation Act 2013 ise kişiyi haksız yere suç işlemiş gibi lanse eden her türlü açıklamaya çok ağır tazminat yaptırımları öngörür. Bu nedenle İngiltere’de federasyonlar soruşturma tamamlanmadan isim açıklamaz; Ivan Toney, Kieran Trippier ve Sandro Tonali vakalarında olduğu gibi aylarca tam gizlilik korunmuş ve tüm resmi açıklamalar “soruşturma altında” gibi tamamen nötr bir dille yapılmıştır. İngiltere’de bir federasyonun soruşturma ortasında isim açıklaması veya kişiyi suçlu gösterici bir ifade kullanması halinde federasyon yöneticileri dahi milyonlarca sterlinlik tazminat davalarıyla karşılaşır; oyuncular birliği PFA, süreci “usule aykırılık’’ nedeniyle bağımsız tahkime taşır ve İngiliz spor otoriteleri tarafından hukuki süreç incelemesi başlatılır.
Bu tip bahis olayları sadece futbolda da değil basketbolda da büyük bir sorun haline gelmiştir. Ancak ABD de İngiltere’deki uygulamalara benzer bir şekilde bu tip hukuki süreçleri yönetir. Masumiyet Karinesi ilkesinin en disiplinli uygulandığı ülkelerden birisi de ABD’dir; nitekim NBA, aktif bahis soruşturmalarını hem Amerikan anayasal güvenceleri (5th ve 14th Amendments, Yüksek Mahkeme İçtihatları (Coffin v. United States 1895)) hem de lig içi disiplin kuralları çerçevesinde tamamen gizlilik içinde yürütür. Güncel Jontay Porter soruşturmasında NBA haftalarca hiçbir açıklama yapmamış, iddiaları doğrulamadan isim bile telaffuz etmemiş, medya yalnızca “iddialar” ifadesiyle nötr haber yapabilmiştir; nihai ceza ancak deliller eksiksiz toplandıktan sonra duyurulmuştur. Aynı yaklaşım geçmişte Tim Donaghy skandalında da görülmüştü: FBI aylarca bilgi sızdırmamış, NBA hakemi kamuoyuna ancak federal iddianame hazır olduğunda açıklanmış ve lig yönetimi süreç boyunca masumiyet karinesini ihlal etmeyen özenli bir tutum sergilemiştir. ABD’de bir spor kuruluşunun soruşturma tamamlanmadan suçlayıcı açıklama yapması “Usuli süreç ihlali” olarak kabul edilir ve hem lig hem medya kuruluşları milyonlarca dolarlık tazminat davalarıyla karşılaşabilir. Bu nedenle NBA, Premier League ve diğer uluslararası spor kurumları, masumiyet karinesini yalnızca teorik bir hak olarak değil, yönetim süreçlerinin temel yapı taşı olarak uygular. Buna karşılık Türkiye’deki son süreçte soruşturmanın gizliliğinin korunamaması, erken teşhir, medyanın yönlendirici dili ve kurumların yargı kararı olmadan suçluluk algısı yaratması, hukukun ve spor yönetişiminin uluslararası standartlardan ne kadar uzak kaldığını açık biçimde göstermiştir.
Öncelikle belirtmek isterim ki basına yansıyan iddialar ve savunmalar üzerine gündemdeki durumları ele alacağım. Savcılığın Türk futbolundaki bahis operasyonunu soruşturmaya çok daha önce başladığı ve bunu gizlilikle yürüttüğü ardından TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun yaptığı açıklamalarla Türk medyasının ve halkının bu durumu öğrendiği gözler önündedir. Bu süreçte en fazla göz önünde olan şahıslardan biri hakem Zorbay Küçük olmuştur. Zaten hali hazırda hakemlere duyulan bir güvensizlik varken bir de bahis skandalıyla bu güven yerle bir olmuştur. Ancak Zorbay Küçük yaptığı basın açıklamasında bahis hesaplarının kendine ait olmadığını, para transferi yapılan banka hesaplarının da kendine ait olmadığını, TC kimlik numarasının çalındığını ve kullanılan telefon numarasının da ona ait olmadığını belirtmiştir. Aynı şekilde Beşiktaş kaptanı Necip Uysal ve Ersin Destanoğlu da benzer açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu insanlar sürekli medyanın karşısında olan, yaptıkları meslek sebebiyle ahlaki olarak güven duyulan ve bununla geçimlerini sağlayan insanlardır. Bu demek oluyor ki onlar üzerine atılan herhangi bir iddianın etkisi normal bir vatandaşa göre çok daha büyük olmaktadır. Bu insanlar, özellikle hakemler, bu noktadan sonra aklansa bile bu güven sarsılacağı için artık verdiği her yanlış kararda “bahis yapmış” veya bir kaleci için yediği her kötü golde “bahisçi” damgası ile eleştirilmeleri çok olasıdır. Fakat bu insanların önünde hem sporculuk mesleği olarak uzun yıllar hem belki de sonrasında futbol yorumcusu olarak bir kariyer vardır. Masumiyet karinesi ilkesinin çiğnenmesiyle artık bu insanların geçmişe nazaran böyle bir kariyer yapmaları çok daha zordur. Bu insanlar bu ilkeyi ihlal eden kurum ve kuruluşlara maddi ve manevi tazminat davası açarak “Bakın benim kariyerim daha uzundu sizin itamlarınızla zedelendi veya ben bundan sonra da bir yorumculuk kariyeri düşünüyordum ancak siz ismimi lekelediniz.” şeklinde bir tazminat davası sürecinde bulunmaları çok olası ve doğaldır.
Sonuç olarak, TFF’nin yürüttüğü soruşturmanın ilk aşamasında yaşananlar; isimlerin erken teşhir edilmesi, kamuoyu yönlendirmeleri ve sürecin medya üzerinden şekillenmesi, hem Türk hukukunun açık hükümleriyle hem de uluslararası hukuk standartlarıyla ciddi biçimde çelişmektedir. İngiltere’de Contempt of Court Act ve Defamation Act gibi düzenlemeler, ABD’de ise 5th ve 14th Amendments ile Yüksek Mahkeme içtihadının sağladığı koruma sayesinde soruşturmalar gizlilik içinde yürütülürken; Türkiye’de medya baskısı, kamuoyu algısı ve kurumsal iletişim hataları nedeniyle masumiyet karinesi kağıt üzerinde kalmış, pratikte ise büyük ölçüde ihlal edilmiştir. Bu durum yalnızca hukuki bir sorun değil, aynı zamanda sporcuların, hakemlerin ve teknik personelin meslek hayatlarını doğrudan etkileyecek bir sosyal travmaya dönüşmüştür. Zira kamuoyunda “bahisçi”, “şikeci” gibi yaftalar bir kez yapıştıktan sonra, kişi ileride aklansa bile bu damganın yaşamsal ve mesleki etkileri kolayca silinmemektedir. Bu nedenle hem TFF hem de ilgili devlet kurumları için yapılması gereken, süreci hukuk devletinin temel ilkeleri çerçevesinde yeniden ele almak, soruşturma gizliliğini titizlikle sağlamak ve uluslararası örneklerde olduğu gibi şüphelilerin haklarını koruyan, delile dayalı, şeffaf ama aynı zamanda itibar güvenliğini merkeze alan bir prosedür oluşturmaktır. Aksi hâlde bugün yaşanan hak ihlalleri, yarın milyonlarca liralık tazminat davaları, telafisi mümkün olmayan kariyer kayıpları ve Türk futbolunda zaten zedelenmiş olan güven duygusunun tamamen çökmesi gibi ağır sonuçlar doğuracaktır.
Avrupa Futbolunda Devrim mi Geliyor? Real Madrid, UEFA Tekeline Meydan Okuyor
Av.Mustafa Batmaz- 11 Kasım 2025 Avrupa futbolu, 2021’deki Avrupa Süper Ligi krizinden sonra yeniden sarsılmaya hazırlanıyor. Real Madrid, UEFA’ya karşı 4,5 milyar Euro tutarında bir tazminat davası açmayı planlıyor.