Futbol Ekonomisi Genel Haber & makaleler
x
Buradasınız >> Ana Sayfa HABERLER & MAKALELER Genel Mustafa Batmaz


Türkiye İçin Sınır Ötesi Lig Yapılanması Zamanı Geldi Mi?

yazı kapakları-2batmaz0502

Av. Mustafa Batmaz - 5 Şubat 2026 Geçtiğimiz ay, dünya futbolu açısından sessiz ama tarihsel önemi büyük bir adım atıldı. Okyanusya Futbol Konfederasyonu (Oceania Football Confederation), yedi farklı ülkeden sekiz kulübün yer aldığı OFC Profesyonel Ligini başlattı. Bu lig, futbol tarihinde ilk kez gerçek anlamda ülkeler arası ve sınır ötesi bir profesyonel lig modeli olarak dikkat çekiyor.

 

Yeni lig; Yeni Zelanda, Avustralya, Fiji, Papua Yeni Gine, Solomon Adaları, Tahiti ve Vanuatu’dan kulüpleri tek bir profesyonel yapı altında topluyor. Amaç yalnızca rekabet yaratmak değil aynı zamanda ufak devletlere sürdürülebilir bir profesyonel yapı ve gelir modeli sunmak. OFC Başkanı Lambert Maltock’un ifadesiyle bu lig, “Okyanusya futbolunun kaderini kalıcı biçimde değiştirecek” bir proje.

 

Lig formatı, sezon boyunca farklı ülkelerde oynanan devreler ve ardından Yeni Zelanda’da tamamlanan play-off aşaması üzerine kurulu olacak. Şampiyon olan takım, FIFA Intercontinental Cup ve 2029’da düzenlenecek FIFA Kulüpler Dünya Kupası’nda Okyanusya’yı temsil edecek. Bu durum, daha önce amatör veya yarı-profesyonel yapılarla küresel devlerle karşı karşıya gelen Okyanusya kulüpleri için ciddi bir yapısal dönüşüm anlamına geliyor.

 

Aslında sınır ötesi lig fikri tamamen yeni değil. Kanada kulüplerinin MLS (Major League Soccer)’te, Yeni Zelanda kulüplerinin Avustralya A-League’inde veya Galler kulüplerinin İngiliz lig sisteminde yer alması buna örnek. Ancak OFC Profesyonel Ligi’ni farklı kılan şey, bunun istisnai bir katılım değil, doğrudan uluslararası bir lig olarak tasarlanmış olması.

 

Avrupa’da da benzer fikirler uzun süredir tartışılıyor. Belçika ve Hollanda arasında planlanan BeNeLiga, Baltık ülkelerini kapsayacak bir Baltık Ligi önerisi ya da eski Yugoslav ülkelerinin basketboldaki ABA League benzeri bir futbol modeli kurma ihtimali bu arayışın yansımaları. Bunun yanı sıra Avrupa futbolunun uzun süredir gündeminde olan kapalı bir Süper Lig projesi de buna benzer bir sınır ötesi lig projesi. Diğer örneklerden en büyük farkı ise zaten bu Süper Lig projesinde yer alan takımların dünyanın en çok gelir elde eden kulüpleri olması. 

 

Bu noktada benim Türk futbolu için önereceğim proje bir Türk Süper Lig’i sistemi. Zaten Türkiye Süper Lig’i böyle değil mi diyebilirsiniz, benim bahsettiğim sistemin içerisine Azerbaycan ve Kazakistan liglerinden de takımların alınmasıyla yapılacak bir lig yapılanması. Bu ülkeleri seçme sebebim hem UEFA sistemi içerisinde yer almaları hem de siyasi ilişkilerimizin kuvvetli olması. Peki bu lig sistemini neden Türkiye kabul etmeli sonuçta Türkiye Süper Lig’inin değeri bu iki ligin toplamından bile daha fazla. 

 

Türkiye Süper Lig’inin geldiği noktada 18 takımın fazla olduğu, 2 takımın makası açtığı, alttan gelen 2 takımın onlara yetişmeye çalıştığı ve yaklaşık 5-6 takımın da bir noktaya kadar rekabetçi olabildiği bir lig sistemine dönüştü. Azerbaycan Lig’inden ise düşük bütçelerine rağmen Karabağ Futbol Kulübü’nün son yıllarda Şampiyonlar Ligi’ndeki başarıları dikkat çekti. Kazakistan Lig’inden ise Kairat Almaty düşük bütçesiyle eleme turlarından gelerek Şampiyonlar Ligi’ne katılım sağladı. Bu yeni lig yapılanması ile birlikte ülkelerin pazar büyüklüklerine göre dizayn edilecek 18 takımlı bir lig sistemi hem daha büyük bir yatırım potansiyeline hem daha yüksek bir rekabet seviyesine hem daha fazla popülasyona hitap edecektir. Burada coğrafi problemlerin söz konusu olacağı aşikar fakat aynı zamanda Türkiye açısından Azerbaycan’ın 10 milyonluk nüfusu ve Kazakistan’ın 20 milyonluk nüfusu ile birlikte yaklaşık 100-120 milyon insanı kapsayan bir lig yapılanması söz konusu olacak. Aynı lig içerisinde Şampiyonlar Lig’inde oynamış birden fazla takımın bulunması lig rekabetini de kuşkusuz arttıracaktır. Peki diğer takımlara ne olacak? Yerel ligler kapanacak mı? Hayır, aslında yerel ligler bu ligin alt ligi haline gelecek. Buna dair sağlıklı bir lig sistemini detaylıca anlatmak çok uzun olacağı için okuyucuların ilgisini çekmesi halinde detayları bir sonra ki yazımda paylaşacağım. 

 

Türk futbolu özellikle son yıllarda duraklama dönemini de geride bırakarak çöküş dönemine girmiştir. Harcanan paralar ile elde edilen başarıların orantısızılığı, ligin kalitesindeki düşüş, bahis skandalları hepsini topladığımız zaman yenilik gerekmektedir. Artık sadece Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti üzerinden bir lig olmak yerine ligin total değerini arttıracak fikirler konuşulmalı, tartışılmalı ve eyleme geçilmelidir. Bizden önce birilerinin yapmasını beklemek, “modaya ayak uydurmak”, yerine modayı Türk futbolu kendi yaratmalıdır. Ancak bu sayede dünyadaki diğer liglerle yarışabilir ve gelirlerini arttırabilir. Bunu yapıp yapmamak bir tercih ve her tercih de bir vazgeçiştir. Ne TFF ne kulüpler ne de spor basını bu taşın altına elini sokmamaktadır. Bu düşünce yapısı değişmediği takdirde Türk futbolu 80 milyon içerisinde büyük ama dünya futbolu perspektifinde küçük olarak kalmaya devam edecektir.

 

 
Futbolun Siyasal Yüzü

batmaz210126

Av. Mustafa Batmaz - 21 Ocak 2026 Futbol, uzun yıllar boyunca yöneticiler ve uluslararası kurumlar tarafından siyasetten bağımsız bir alan olarak tanımlandı ancak gelinen noktada bu söylem, saha içindeki ve dışındaki gerçeklikle giderek daha fazla çelişiyor. Bugün futbol, yalnızca sportif rekabetin değil, aynı zamanda siyasi mesaj verme ve politik güç gösterme sahnesi hâline gelmiş durumda. Son dönemde Kadınlar Kulüpler Dünya Kupası etrafında şekillenen LGBTQ+ tartışmaları, Afrika Uluslar Kupası’nda yaşanan sembolik bir penaltı anı ve 2026 Dünya Kupası’na katılımın ülkelerin parlementolarında tartışıldı hale gelmesi, futbolun siyasal yüzünü tüm açıklığıyla ortaya koyuyor.

 

2028 Kadınlar Kulüpler Dünya Kupası’nın Katar’da oynanacak olması futbolun hangi değerleri temsil ettiği sorusunu yeniden gündeme taşıdı. Katar devletinin politik görüşü, LGBTQ+ haklarını, kadınların hukuki statüsünü, kamusal alandaki özgürlüklerini ve kadınların ifade özgürlüklerini sınırlayan bir yapıdadır. Ancak FIFA, kadın hakları, cinsel eşitlik ve toplumsal kapsayıcılık ilkelerini desteklerken, Katar’da bu turnuvayı düzenlemesi ciddi eleştiriler ve kaçınılmaz bir çelişkiyi ortaya çıkarmıştır. Körfez ülkelerinin özellikle spor ve eğlence alanına yaptığı yatırımlar gün geçtikçe artmakta. Yeni gelir yöntemleri yaratarak sadece fosil yakıt üzerine değil çeşitli ekonomik planlamalarla gelir yaratmanın yollarını aramaktadırlar. Bunlardan en önemlisi de futbol. FIFA’nın savunduğu görüşlerle bu kadar zıt görüşlere sahip olan Katar’da bu organizasyonların yapılması paranın ve siyasetin gücünü bir kez daha gözler önüne sermekte. Katar’ın sağladığı ekonomik finansman FIFA’nın ilkelerinden üstün gelmiş ki bu turnuva planlamasını yapabiliyorlar.

 

Futbol, siyaset ve ekonomi üçgenin kuvveti FIFA’nın ilkelerinin sadece kâğıt üzerinde olduğunun bir göstergesi.

Futbolun siyasal boyutunun bir diğer çarpıcı örneği ise Afrika Uluslar Kupası’nda yaşandı. Bildiğiniz üzere bu sene kupa Fas’ta oynandı. Final maçında Fas’ın kritik bir penaltıyı kaçırmasının ardından FIFA Başkanı Gianni İnfantino’nun kameralara yansıyan üzgün görüntüsü, ilk bakışta insani bir refleks gibi görünse de, kısa sürede tarafsızlık tartışmalarını beraberinde getirdi. Küresel futbolun en tepesindeki ismin, sahadaki tek bir an üzerinden dahi belirli bir ülkeye yönelik duygusal bir tepki vermesi, dünya futbolunun regülatörü konumundaki FIFA’nın “eşit mesafe” ilkesinin ne kadar kırılgan hâle geldiğini gösterdi. Burada mesele bir penaltı ya da bir mimik değil; futbol yöneticilerinin davranışlarının artık kaçınılmaz biçimde siyasi ve sembolik anlamlar üretmesi. FIFA ve UEFA’nın kirli geçmişi akıllara geldiğinde turnuvanın oynandığı ülkenin milli takımının kaçırdığı penaltıya üzülen bir FIFA başkanın bu tepkisinin ne kadar insani ve rastlantısal olduğu bir hayli şüpheli. 

 

Bu tabloyu tamamlayan en önemli başlıklardan biri ise 2026 Dünya Kupası süreci. ABD’nin son dönemdeki politikası ve turnuvanın ABD’de düzenlenecek olması, bazı ülkelerde futbol kamuoyunun ötesine geçen siyasi tartışmaları tetikledi. Özellikle ABD’nin Grönland üzerindeki egemenlik ve kontrol arayışını yeniden gündeme getirmesi, bu tartışmaların merkezinde yer aldı. ABD’nin Grönland’ı satın alma ya da fiili etki alanına dönüştürme yönündeki söylemleri, bazı ülkelerde uluslararası hukuk ve egemenlik hassasiyetleri üzerinden sert eleştirilere yol açarken, bu rahatsızlık Dünya Kupası’na katılım meselesinin doğrudan parlamentolarda tartışılmasına kadar uzandı. Meclislerde sorulan temel soru şuydu: “ABD’nin bu politikalarına karşı, Dünya Kupası gibi küresel bir organizasyona katılmamak ev sahibi ülkeye dolaylı bir mesaj verir mı?” Böylece futbol, sportif bir faaliyetten ziyade siyasi bir duruşun aracı olarak ele alınmaya başlandı. Tartışılan boykot ihtimalleri çoğu zaman fiili bir çekilmeden ziyade sembolik bir mesaj niteliği taşısa da, bu durum futbolun artık devletlerin dış politika reflekslerinin bir parçası hâline geldiğini açıkça gösterdi.

 

Tüm bu örnekler bir araya getirildiğinde ortaya çıkan tablo, futbolun artık siyasetle iç içe geçmiş bir alan olduğu yönünde. Kadınlar Kulüpler Dünya Kupası’nda değerler üzerinden yürüyen tartışmalar, AFCON’da bir penaltı anının bile siyasi algılar üretmesi ve Dünya Kupası’na katılım kararlarının ülkelerin meclis gündemine taşınması, futbolun küresel ölçekte bir politik mesaj alanına dönüştüğünü kanıtlıyor. Sporun birleştiriciliği günümüz dünyasında ikinci plana atılmış durumda. Ülkelerdeki streslerin, sıkıntıların ve problemlerin bir anlığına da olsa unutulduğu milli turnuvalar artık parlementoların tartışma konusu haline gelmiş bulunmakta. Tüm bu problemin çözümünün futbolun her ferdinin şapkasını önüne koyarak düşünmesi gerektiğinden yanayım, hem FIFA’nın hem parlementoların hem de bireylerin. Aksi halde hepimizin saf duygular beslediği bu futbol oyunu siyasetin bir parçası olarak kalacaktır.

 

 
NBA Europe Geliyor, EuroLeague Buna Hazır mı?

5 Ocak 2026 NBA

Mustafa Batmaz-5 Ocak 2026 Yeni yılın henüz daha ilk günlerinde değerli okuyucularımızın karşısına biraz daha uzun ve daha derin analizleri kapsayan  bir yazımla gelmek istedim. 

Devamını oku...
 
Bir Oyun Değil, Bir Endüstri: Amerika’nın Son Yatırımı Futbol

20.Aralik 2025

Mustafa Batmaz- 20 Aralık 2025 Uzun yıllar boyunca futbol, Amerika Birleşik Devletleri için “Amerikan Futbolu” olarak bilinen dünyada oynan ve tanınan futbol ile yakından uzaktan alakası olmayan bir spordu.

Devamını oku...
 
Yeni Neslin Hızında Koşamayan Futbol, Değişmezse Kaybeder

batmaz071225kkapak

Av. Mustafa Batmaz – 6 Aralık 2025 Global spor endüstrisi, özellikle de futbol, Gen Z yani yeni nesilin davranış biçimleri ve medya tüketim alışkanlıkları nedeniyle tarihin en büyük dönüşüm eşiklerinden birinde bulunuyor. Dijital çağın içine doğan bu kuşak, sporu önceki jenerasyonlardan tamamen farklı bir gözle değerlendiriyor. Bunun en temel sebeplerinden bir tanesi dikkat süreleri saniyelere kadar düşmüş bir dünyada, futbolun 90 dakikalık geleneksel formatı artık yeterince ilgi çekici gelmiyor. Yeni nesile göre maçlar çok uzun, oyun çok yavaş, duraksamalar fazla ve VAR incelemeleri tempoyu düşürüyor.

Son dönemde özellikle Avrupa futbolunun alışkanlıklarına baktığımızda korner, taç ve duran top organizasyonundan elde edilen gollerin artış yaşadığını görebiliriz. Takımlar artık bu tip organizasyonlar için setler çizerek gol yollarında etkili olmaya çalışıyor. Fakat bu durum izlenebilirlik açısından büyük bir sorun da doğuruyor. Korner organizasyonlarında oyuncuların yerini alması, korner atanın onlara seti göstermesi ve genelde yeni tip korner setlerinde ortanın altı pas denen bölgeye atılması arka arkaya korner kullanım ihtimalini arttırıyor. Bu süreç göz önüne alındığında her korner yaklaşık 1 dakikalık temposuzluğa sebep olur.

Aynı şekilde taç atışları için de bu geçerli, taç atan oyuncunun topu havluyla silmesi, gerilmesi, takım arkadaşlarının pozisyon almasını beklemesi aslında gol yollarında etkili olsa da izlenebilirlik açısından negatif bir sonuç doğuruyor.

Futbolun en temelde eğlence sektörüne hizmet etmesi sebebiyle bugünün dünyasındaki rakibi artık sadece diğer spor dalları değil. TikTok, YouTube ve Twitch gibi platformlar sürekli, hızlı, interaktif ve kişisel bir içerik akışı sunarken futbol hâlâ tek yönlü, pasif bir izleme deneyimi üzerinden ilerliyor. Yeni nesilin kısalan içerik beklentisi, futbol endüstrisinin bugüne kadar alışık olmadığı bir hız talep ediyor.

Üstelik gençler artık takımlara önceki nesiller gibi körü körüne sadakat duymuyor; bir kulübü oyuncusunu sevdikleri için, sosyal medya içeriklerini eğlenceli buldukları için, kulübün sosyal sorumluluk vizyonunu benimsedikleri için veya sadece estetik olarak beğendikleri için tercih ediyorlar. Bu yüzden kulüplerin hâlâ eski nesil taraftar modeline odaklanan iletişim stratejileri Gen Z’de karşılık bulmuyor. Gençler spor tüketimini kimlik, stil, topluluk ve dijital varlık üzerinden anlamlandırıyor; yani bir maç izlemekten çok bir topluluğa dahil olma, bir hikâyeye bağlanma, kendini ifade etme ihtiyacındalar.

Öte yandan futbolun çevresindeki etik tartışmalar, finansal usulsüzlükler, şike iddiaları, yönetim krizleri, adaletsizlik algısı, yeni nesilin yüksek adalet ve şeffaflık beklentileriyle çelişiyor. Bu da gençlerin duygusal bağ kurmasını daha da zorlaştırıyor. Futbolun eski jenerasyonlar için sahip olduğu kültürel üstünlük artık garanti değil; gençler aynı anda Netflix, oyun konsolu, Twitch yayınları, sosyal medya içerikleri ve influencer’larla rekabet eden bir spor ekosistemi içinde yaşıyor.

Bu nedenle Gen Z futboldan uzaklaşmıyor; aksine futbol onların diline, hızına ve beklentilerine uyum sağlamadığı için ilişki zayıflıyor. Oysa doğru şekilde evrilirse futbol yeniden bu neslin hayatının merkezinde yer alabilir: oyunun kurallarında belli başlı değişimler ve gelişimler, daha kısa formatların denendiği turnuvalar, maç günü deneyimini oyunlaştıran dijital uygulamalar, taraftarlığı kişiselleştiren platformlar ve e-sporla entegre hibrit projeler Gen Z ile bağ kurmak için güçlü fırsatlar sunuyor.

Sonuç olarak mesele gençlerin sporu daha az sevmesi değil; gençlerin tüketim biçiminin değişmiş olması ve futbolun bu değişime ayak uydurmakta geç kalmasıdır. Değişimi doğru okuyan ligler ve kulüpler, yalnızca yeni nesili geri kazanmakla kalmayacak, aynı zamanda sporun geleceğini de şekillendiren aktörler hâline gelecektir.

Kapak görseli: Mike Hewitt/Getty

 

 
Bahis Soruşturmalarında Üç Farklı Dünya: Türkiye, İngiltere ve ABD’de Masumiyet Karinesi

batmaz191125kapak

 

Av. Mustafa Batmaz - 19 Kasım 2025 TFF’nin yürüttüğü son bahis soruşturmasında daha ilk günden itibaren isimlerin basına yansıması, soruşturmanın gizliliğinin ortadan kalkması ve kişilerin hukuki süreç tamamlanmadan suçlu gibi sunulması, Türk hukukunun temel ilkelerinden biri olan masumiyet karinesinin uygulamada ciddi şekilde ihlal edildiği tartışmalarını beraberinde getirdi. Oysa Türkiye’de masumiyet karinesi hem Anayasa’nın 38/4. maddesi hem de Türkiye’nin taraf olduğu AİHS 6/2 ile açıkça korunur; ayrıca CMK 157 soruşturmanın gizli yürütülmesini zorunlu kılar ve soruşturma makamlarının deliller toplanmadan isim açıklamasını açık hukuka aykırılık olarak tanımlar. Bu normatif çerçeveye rağmen, TFF sürecinde şüphelilerin kamuoyuna teşhir edilmesi, medya üzerinden yargısız infazın oluşması ve kişiler hakkında hukuken henüz var olmayan bir “suçluluk algısı’’ yaratılması, masumiyet karinesinin pratikte işletilmediği yönünde haklı eleştiriler doğurmuştur. TFF ve savcılığın birlikte yürüttüğü bu soruşturmada bazı hakem, futbolcu ve yöneticilerin PFDK’ya sevkleri spor kamuoyunda suçluluk algısı yaratmıştır. Özellikle bu insanların kamuoyu gözünde yüksek tanınırlıkta kişiler olması denetim ve yargı mekanizmalarının elindeki delilerin çok daha kuvvetli olması gerektiğini göstermektedir. Net bir delil olmadan ve şüpheye dayalı başlatılan hukuki süreçlerin ve PFDK sevklerinin ilerleyen dönemde maddi ve manevi tazminat davası olarak TFF’ye geri dönmesi muhtemeldir. 

 

Sporla iç içe geçmesi sebebiyle sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da bahis skandalları son yıllarda karşımıza çıkmıştır. Bunun en güncel örneklerinde bir tanesi İngiltere Premier Lig’de meydana gelmiştir. O süreci incelersek İngiltere’de, özellikle Premier League ve FA Disciplinary Regulations kapsamında, masumiyet karinesi ilkesi çok daha katı biçimde uygulanır; Contempt of Court Act 1981, hakkında resmi bir soruşturma devam eden kişinin medyada suçlu gibi gösterilmesini yargıyı etkileme suçu olarak düzenler, Defamation Act 2013 ise kişiyi haksız yere suç işlemiş gibi lanse eden her türlü açıklamaya çok ağır tazminat yaptırımları öngörür. Bu nedenle İngiltere’de federasyonlar soruşturma tamamlanmadan isim açıklamaz; Ivan Toney, Kieran Trippier ve Sandro Tonali vakalarında olduğu gibi aylarca tam gizlilik korunmuş ve tüm resmi açıklamalar “soruşturma altında” gibi tamamen nötr bir dille yapılmıştır. İngiltere’de bir federasyonun soruşturma ortasında isim açıklaması veya kişiyi suçlu gösterici bir ifade kullanması halinde federasyon yöneticileri dahi milyonlarca sterlinlik tazminat davalarıyla karşılaşır; oyuncular birliği PFA, süreci “usule aykırılık’’ nedeniyle bağımsız tahkime taşır ve İngiliz spor otoriteleri tarafından hukuki süreç incelemesi başlatılır. 

 

Bu tip bahis olayları sadece futbolda da değil basketbolda da büyük bir sorun haline gelmiştir. Ancak ABD de İngiltere’deki uygulamalara benzer bir şekilde bu tip hukuki süreçleri yönetir. Masumiyet Karinesi ilkesinin en disiplinli uygulandığı ülkelerden birisi de ABD’dir; nitekim NBA, aktif bahis soruşturmalarını hem Amerikan anayasal güvenceleri (5th ve 14th Amendments, Yüksek Mahkeme İçtihatları (Coffin v. United States 1895)) hem de lig içi disiplin kuralları çerçevesinde tamamen gizlilik içinde yürütür. Güncel Jontay Porter soruşturmasında NBA haftalarca hiçbir açıklama yapmamış, iddiaları doğrulamadan isim bile telaffuz etmemiş, medya yalnızca “iddialar” ifadesiyle nötr haber yapabilmiştir; nihai ceza ancak deliller eksiksiz toplandıktan sonra duyurulmuştur. Aynı yaklaşım geçmişte Tim Donaghy skandalında da görülmüştü: FBI aylarca bilgi sızdırmamış, NBA hakemi kamuoyuna ancak federal iddianame hazır olduğunda açıklanmış ve lig yönetimi süreç boyunca masumiyet karinesini ihlal etmeyen özenli bir tutum sergilemiştir. ABD’de bir spor kuruluşunun soruşturma tamamlanmadan suçlayıcı açıklama yapması “Usuli süreç ihlali” olarak kabul edilir ve hem lig hem medya kuruluşları milyonlarca dolarlık tazminat davalarıyla karşılaşabilir. Bu nedenle NBA, Premier League ve diğer uluslararası spor kurumları, masumiyet karinesini yalnızca teorik bir hak olarak değil, yönetim süreçlerinin temel yapı taşı olarak uygular. Buna karşılık Türkiye’deki son süreçte soruşturmanın gizliliğinin korunamaması, erken teşhir, medyanın yönlendirici dili ve kurumların yargı kararı olmadan suçluluk algısı yaratması, hukukun ve spor yönetişiminin uluslararası standartlardan ne kadar uzak kaldığını açık biçimde göstermiştir.

 

Öncelikle belirtmek isterim ki basına yansıyan iddialar ve savunmalar üzerine gündemdeki durumları ele alacağım. Savcılığın Türk futbolundaki bahis operasyonunu soruşturmaya çok daha önce başladığı ve bunu gizlilikle yürüttüğü ardından TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun yaptığı açıklamalarla Türk medyasının ve halkının bu durumu öğrendiği gözler önündedir. Bu süreçte en fazla göz önünde olan şahıslardan biri hakem Zorbay Küçük olmuştur. Zaten hali hazırda hakemlere duyulan bir güvensizlik varken bir de bahis skandalıyla bu güven yerle bir olmuştur. Ancak Zorbay Küçük yaptığı basın açıklamasında bahis hesaplarının kendine ait olmadığını, para transferi yapılan banka hesaplarının da kendine ait olmadığını, TC kimlik numarasının çalındığını ve kullanılan telefon numarasının da ona ait olmadığını belirtmiştir. Aynı şekilde Beşiktaş kaptanı Necip Uysal ve Ersin Destanoğlu da benzer açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu insanlar sürekli medyanın karşısında olan, yaptıkları meslek sebebiyle ahlaki olarak güven duyulan ve bununla geçimlerini sağlayan insanlardır. Bu demek oluyor ki onlar üzerine atılan herhangi bir iddianın etkisi normal bir vatandaşa göre çok daha büyük olmaktadır. Bu insanlar, özellikle hakemler, bu noktadan sonra aklansa bile bu güven sarsılacağı için artık verdiği her yanlış kararda “bahis yapmış” veya bir kaleci için yediği her kötü golde “bahisçi” damgası ile eleştirilmeleri çok olasıdır. Fakat bu insanların önünde hem sporculuk mesleği olarak uzun yıllar hem belki de sonrasında futbol yorumcusu olarak bir kariyer vardır. Masumiyet karinesi ilkesinin çiğnenmesiyle artık bu insanların geçmişe nazaran böyle bir kariyer yapmaları çok daha zordur. Bu insanlar bu ilkeyi ihlal eden kurum ve kuruluşlara maddi ve manevi tazminat davası açarak “Bakın benim kariyerim daha uzundu sizin itamlarınızla zedelendi veya ben bundan sonra da bir yorumculuk kariyeri düşünüyordum ancak siz ismimi lekelediniz.” şeklinde bir tazminat davası sürecinde bulunmaları çok olası ve doğaldır. 

 

Sonuç olarak, TFF’nin yürüttüğü soruşturmanın ilk aşamasında yaşananlar; isimlerin erken teşhir edilmesi, kamuoyu yönlendirmeleri ve sürecin medya üzerinden şekillenmesi, hem Türk hukukunun açık hükümleriyle hem de uluslararası hukuk standartlarıyla ciddi biçimde çelişmektedir. İngiltere’de Contempt of Court Act ve Defamation Act gibi düzenlemeler, ABD’de ise 5th ve 14th Amendments ile Yüksek Mahkeme içtihadının sağladığı koruma sayesinde soruşturmalar gizlilik içinde yürütülürken; Türkiye’de medya baskısı, kamuoyu algısı ve kurumsal iletişim hataları nedeniyle masumiyet karinesi kağıt üzerinde kalmış, pratikte ise büyük ölçüde ihlal edilmiştir. Bu durum yalnızca hukuki bir sorun değil, aynı zamanda sporcuların, hakemlerin ve teknik personelin meslek hayatlarını doğrudan etkileyecek bir sosyal travmaya dönüşmüştür. Zira kamuoyunda “bahisçi”, “şikeci” gibi yaftalar bir kez yapıştıktan sonra, kişi ileride aklansa bile bu damganın yaşamsal ve mesleki etkileri kolayca silinmemektedir. Bu nedenle hem TFF hem de ilgili devlet kurumları için yapılması gereken, süreci hukuk devletinin temel ilkeleri çerçevesinde yeniden ele almak, soruşturma gizliliğini titizlikle sağlamak ve uluslararası örneklerde olduğu gibi şüphelilerin haklarını koruyan, delile dayalı, şeffaf ama aynı zamanda itibar güvenliğini merkeze alan bir prosedür oluşturmaktır. Aksi hâlde bugün yaşanan hak ihlalleri, yarın milyonlarca liralık tazminat davaları, telafisi mümkün olmayan kariyer kayıpları ve Türk futbolunda zaten zedelenmiş olan güven duygusunun tamamen çökmesi gibi ağır sonuçlar doğuracaktır.

 

 
Avrupa Futbolunda Devrim mi Geliyor? Real Madrid, UEFA Tekeline Meydan Okuyor

11.11.2025SL

Av.Mustafa Batmaz- 11 Kasım 2025 Avrupa futbolu, 2021’deki Avrupa Süper Ligi krizinden sonra yeniden sarsılmaya hazırlanıyor. Real Madrid, UEFA’ya karşı 4,5 milyar Euro tutarında bir tazminat davası açmayı planlıyor.

Devamını oku...
 
Adaletin Bahsi Olmaz: Hakem Skandalı Futbolun Temelini Sarsıyor

rhrthrtfhtrfhtrf-68ff3b8537629

Av. Mustafa Batmaz - 27 Ekim 2025 Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun bu hafta başı yaptığı açıklamalar, Türk futbolunu derinden sarstı. Başkan, profesyonel liglerde görev yapan 571 hakemden 371’inin bahis hesabı bulunduğunu, 152’sinin ise aktif şekilde bahis oynadığını açıkladı. Bu tablo, futbolun temelini oluşturan tarafsızlık, dürüstlük ve güven ilkelerinin ciddi biçimde zedelendiğini ortaya koydu. Bunun sebebi hakem sadece kuralları uygulayan kişi değildir; o, oyunun adaletini temsil eder. Adaleti temsil eden kişinin kendi çıkarı için bahis oynaması, futbolun güvenilirliğini temelden sarsar.

 

FIFA Etik Kuralları’nın 27. maddesi futbolun içinde yer alan herkesin, oyuncu, hakem, teknik direktör, yönetici veya federasyon yetkilisi fark etmeksizin, futbol müsabakalarıyla ilgili hiçbir şekilde bahis, kumar veya benzeri faaliyete katılamayacağını hükme bağlar. Bunun en temel sebebi bu kişilerin futbol oyunuyla direk bağlantısı olan kişiler olmasıdır. Bu senaryoda hakemler, futbol dünyasındaki özel bilgilere erkenden ve kolaylık erişebilmekte; sakatlık, kadro durumu, gibi detayları göz önünde bulundurup bahis oynayarak oyunun güven ve dürüstlük ilkelerini sarsabilmekte ve bundan haksız kazanç sağlayabilmektedirler. Bu maddeye göre, yasak yalnızca yasa dışı bahis sitelerini değil, yasal bahis platformlarını da kapsar. Futbolla bağlantısı olan hiçbir kişi, yasal dahi olsa bahis oynayamaz; çünkü mesele yasal olup olmaması değil, çıkar çatışması yaratmasıdır.

 

Benzer şekilde UEFA Disiplin Talimatı’nın 12. maddesi de müsabakaların dürüstlüğünü korumak amacıyla geniş bir yasak alanı çizer. Buna göre futbolun herhangi bir aktörü, maçın sonucuna uygunsuz biçimde etki etmeye çalışamaz, futbol maçlarına doğrudan veya dolaylı şekilde bahis oynayamaz ve futbol içindeki konumundan edindiği gizli bilgileri bahis amacıyla kullanamaz. Ayrıca kendisine şüpheli bir teklif yapılırsa bunu UEFA’ya bildirmekle yükümlüdür. Bu kuralların amacı, futbolun her düzeyinde şeffaflığı ve güveni korumaktır. Bu noktada belirtmek gerekir ki sadece oyunun temel aktörleri değil onların birinci derece yakın çevresi ve bu oyundan gelir elde eden herkes için bu kurallar geçerlidir.

 

Futbolun uluslararası kuralları bu tür eylemleri açık biçimde yasaklamaktadır. FIFA Disiplin Talimatı’nın 20. maddesi, futbol maçlarının sonucunu veya gidişatını etkilemeye yönelik her türlü girişimi “maç manipülasyonu” olarak tanımlar. Bu maddeye göre, bir kişi bir müsabakanın sonucunu doğrudan ya da dolaylı biçimde etkilemeye çalışırsa en az beş yıl futboldan men edilir ve para cezasına çarptırılır. Bu nedenle, hakemlerin kendi yönettikleri maçlara bahis oynaması yalnızca etik bir sorun değil, doğrudan şike suçudur. FIFA, böyle bir fiili futbolun en ağır ihlali olarak görür çünkü bu durumda adalet mekanizması çöker ve oyunun güvenilirliği ortadan kalkar.

 

Bu noktada, Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi (CAS) kararları da son derece öğreticidir. Örneğin Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi’nin (CAS) 2017 yılında karar bağladığı Joseph Odartei Lamptey ve FIFA arasındaki davada, Ganalı hakemin 2016 Dünya Kupası Elemeleri’ndeki Güney Afrika–Senegal maçında kasıtlı olarak yanlış kararlar verdiğini, bu kararların bahis piyasasında olağandışı hareketlerle örtüştüğünü belirlemiştir. FIFA, hakemi maçın sonucunu manipüle ettiği gerekçesiyle ömür boyu futboldan men etmiştir ve CAS bu kararı onamıştır. Mahkeme, “Hakemin kararları insan hatasıyla açıklanamayacak nitelikte olup, maçın sonucunu etkileme amacına yöneliktir.” ifadesini kullanarak bu eylemin sportif dürüstlüğün ağır ihlali olduğunu vurgulamıştır. Bu emsal karar, bir hakemin doğrudan bahis oynadığı kanıtlanmasa bile, davranışlarının bahis piyasasına etki edecek şekilde manipülatif bulunması halinde dahi en ağır cezaların uygulanabileceğini gösteriyor. Türk futbolunda yaşanan olaylar da benzer biçimde, sadece fiili bahis oynamayı değil, sistemin güvenini zedeleyen her türlü menfaat ilişkisini tartışmaya açmıştır.

 

Türkiye Futbol Federasyonu’nun kendi Disiplin Talimatı da FIFA ve UEFA ile paralel hükümler taşır. Talimatın 55. ve 56. maddelerine göre, futbolcu, hakem, yönetici veya federasyon görevlileri herhangi bir maçın sonucu, skoru veya performansıyla ilgili bahis oynayamaz veya oynanmasına aracılık edemez. Bu kuralı ihlal edenler futboldan men edilir, lisansları iptal edilir ve para cezasına çarptırılır. Federasyonun şu anda yürüttüğü inceleme, bu hakemlerin bahisleri yasal mı yasa dışı mı oynadığını, yalnız mı hareket ettiklerini yoksa organize bir yapı içinde mi olduklarını tespit etmeye yöneliktir. Çünkü aralarında gelir paylaşımı ya da bilgi aktarımı varsa, bu durum yalnızca etik bir sorun olmaktan çıkıp, doğrudan bizi 6222 sayılı Kanuna yönlendirecektir.

 

Nitekim Türk hukukunda bu eylemler şike başlığı altında suç sayılmıştır. 6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesi Hakkında Kanun’un 11. maddesi, bir spor müsabakasının sonucunu etkilemek amacıyla menfaat temin eden kişiye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası öngörür. Hakemlerin kendi maçlarına bahis oynaması bu hüküm kapsamında doğrudan şike suçudur. Eğer başka maçlarda bahis oynayıp, oradaki hakem veya kişilerle kazanç paylaşımı yapıyorlarsa bu durumda dolaylı menfaat temini söz konusu olur ve yine ceza uygulanır. Böylece bu eylemler hem disiplin yönünden hem de ceza hukuku yönünden yaptırıma tabi hale gelir.

 

Bu duruma istinaden bugün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yaptığı açıklamayla, yasa dışı bahis oyunlarına ilişkin soruşturmaların uzun süredir kararlılıkla sürdürüldüğünü, Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun 27 Ekim 2025 tarihli açıklamalarının ardından yeni bir adli sürecin başlatıldığını duyurdu. Başsavcılık, “371 hakemin bahis hesabı bulunduğu ve 152’sinin aktif olarak bahis oynadığı” yönündeki açıklamaların ardından, bu iddiaların halihazırda yürütülmekte olan dosyalarla bağlantılı olduğunu belirtti. 2025 yılı Nisan ayında futbol müsabakalarında görev yapan bazı hakemlerin yasa dışı bahis oynadığı iddiası üzerine zaten soruşturma başlatıldığı, bu soruşturmaların bir kısmının Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı’nda yürütüldüğü, sonrasında ise yetkisizlik kararıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na devredildiği ifade edildi. Açıklamada, mevcut dosyaların birleştirildiği ve araştırmaların tek merkezden yürütüldüğü vurgulandı. Başsavcılık ayrıca, TFF Başkanı’nın açıklamasının yeni bir soruşturma konusu oluşturduğunu ve bu süreçte yalnızca 6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun değil, aynı zamanda 7405 sayılı Spor Kulüpleri ve Federasyonları Kanunu, 7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanun ve diğer ilgili mevzuatlar kapsamında da inceleme yürütüleceğini açıkladı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, tespit edilecek yeni delil ve suç unsurlarına göre soruşturmanın genişletileceğini ve kamuoyunun gelişmelerden bilgilendirileceğini duyurdu.

 

Peki hakemler neden böyle bir yola başvurmuş olabilirler? Bunun birkaç temel nedeni olabilir. Hakemlerin gelir düzeyi, özellikle alt liglerde, oldukça düşüktür. Finansal sıkıntılar, bazı hakemleri kısa vadeli kazanç arayışına itebilir. Ayrıca bahis sitelerine erişimin kolaylaşması, bu eylemleri zararsız bir oyun olarak görmelerine neden olabilir. Fakat hiçbir ekonomik gerekçe, adaletin simgesi olan hakemlik mesleğini kirletmeyi meşrulaştıramaz. Hakemin sahadaki bir kararı, sadece bir maçın sonucunu değil, milyonlarca taraftarın güven duygusunu da etkiler.

 

Bu noktada çözüm yalnızca cezalandırmak değil, sistematik bir temizlik ve eğitim reformu yapmak olmalıdır. TFF bünyesinde bağımsız bir Etik ve Dürüstlük Komisyonu benzeri bir yapı kurularak, hakemlerin ve yakınlarının finansal geçmişleri düzenli olarak denetlenmelidir. Bu hesaplarda veya bahis platformlarında olağandışı para giriş çıkışları gözlemlenmeli, şüpheli hareketlerde erkenden eyleme geçilmelidir. Hakemlere yönelik finansal farkındalık ve etik eğitimler zorunlu hale getirilerek, bu tür olayların tekrar yaşanmasının önüne geçilmelidir.

 

Sonuç olarak, hakemlerin bahis skandalı yalnızca birkaç kişinin hatası değildir; bu olay futbolun etik altyapısının ne kadar zayıfladığını göstermektedir. FIFA, UEFA, TFF ve Türk yasaları bu konuda sıfır tolerans politikası benimsemiştir. Artık mesele kimin bahis oynadığı değil, futbolun güven duygusunun nasıl yeniden tesis edileceğidir. Futbolun adalet terazisini temsil eden hakemlik müessesesi, bu krizi bir uyarı olarak görmeli ve kendini yeniden yapılandırmalıdır. Aksi halde sahada sadece skor değil, adalet de manipüle edilmiş olur.

 

 
Futbolda Yeni Arayışlar: Avrupa Yenilik Peşinde, Türkiye Yerinde Sayıyor

tffpg

Av. Mustafa Batmaz - 24 Ekim 2025  Avrupa futbolunda gelir modelleri ve rekabet dengeleri yeniden şekilleniyor. La Liga ve Serie A yönetimleri, yurt dışında lig maçları oynatarak yeni gelir kapıları aralamaya hazırlanıyor. Bu plan, hem yayın gelirlerini hem de global marka değerini arttırma hedefinin bir parçası. Örneğin, İspanya Futbol Federasyonu’nun ABD ve Orta Doğu’da maç oynatma düşüncesi, futbolun yalnızca yerel bir oyun değil, uluslararası bir endüstri haline geldiğini gösteriyor. Benzer bir strateji İtalya Serie A’da da gündemde. Lig yönetimi, ABD’de oynanacak sezon içi maçların hem yayın haklarına hem de sponsor anlaşmalarına katkı sağlayacağını öngörüyor. Bu adımlar, Avrupa futbolunun yeni dönemde saha dışında da gelir üretme zorunluluğunun farkında olduğunu ortaya koyuyor. 

 

La Liga ve Serie A yönetimlerinin maçları oynatmayı planladıkları şehirler ise bir rastlantı değil. La Liga’da Villarreal ve Barcelona arasında oynanacak maçın Miami şehrinde oynanması planlandı. Hem Latin Amerikalıların hem de İspanyol göçmenlerin çoğunlukta olduğu bu şehirde aynı zamanda Barcelona’nın efsanesi Messi ve İspanya milli takımından da tanıdığımız efsaneler Jordi Alba ve Sergio Busquets de yaşamakta ve Inter Miami forması giymekte. Bunun yanı sıra Serie A’da AC Milan ve Como arasında oynanacak maçın Avusturalya’nın Perth şehrinde oynaması planlandı. Perth şehrinin önemi ise İtalyan göçmenlerin ağırlıkta olduğu ve İtalyan kültürünün etkilerinin bu şehirde net bir şekilde görülmesi. Bir zamanlar TFF’nin de bu yönde çalışmaları vardı. Türkiye Süper Kupası 2 kez Almanya’da gurbetçi Türklerle buluşmuş bir kez de Suudi Arabistan’da bu maç oynanmıştı. Özellikle Almanya, günümüzde bu maçları kendi ülkesinde güvenlik problemi yarattığı gerekçesiyle oynatmak istememekte. Fakat dünyanın birçok yerinde gurbetçiye sahip Türkiye’nin, Süper Lig’i pazarlamak ve ek değer katmak adına yurtdışında tekrar bu tip maçları oynatarak hem ligin marka değerini hem de kulüpler için ek gelir kaynağı yaratması bana kalırsa önemli bir husustur.

 

Türkiye’de futbolun ekonomik ve sportif kalitesi son yıllarda ciddi biçimde düşüyor. Özellikle İstanbul’daki ilçe takımlarının sayısının artmasıyla birlikte, şehir takımları güç kaybederken tribünlerdeki seyirci sayıları da hızla azaldı. Bu durum, sadece gelir kaybına değil, futbolun izlenebilirliğinin de düşmesine yol açıyor. Sahadaki kaliteye bakıldığında, altyapı eksikliği her seviyede hissediliyor. Türkiye’de profesyonel liglerdeki birçok statta çim kalitesi bile standartların altında. Bu sadece estetik bir sorun değil; oyuncu sağlığını, maç temposunu ve yayın kalitesini doğrudan etkileyen bir faktör. Avrupa’nın futboldan kültür, ekonomi ve endüstri olarak bahsettiği noktada, Türkiye hâlâ temel fiziki koşulları tartışıyor. Dünyanın en verimli toprakları olarak bilinen Mezopotamya topraklarında bulunan Türkiye’nin, ülke futbolunun en üst liginde futbol oynamak için yeterli bir seviyede çim standardına sahip olmaması aslında çok övündüğümüz ligimizin ne kadar acınası olduğunun göstergesidir. Bir çim mi etkiliyor ülke futbolunu diyerek bana seslendiğinizi duyar gibiyim, evet etkiliyor. Oyunun temposunu ve kalitesini etkilemesinin yanı sıra hiç bir yabancı futbolsever ister Messi ister Ronaldo oynasın bu oyuncular “patates tarlasında” futbol oynuyorsa bir noktaya kadar o maçı izleyebilir. Bunları düzeltmeden yayın gelirlerinde bir artış beklenmesi akıl dışıdır çünkü çim ve benzeri unsurlar futbolun temel yapı taşlarıdır. Temeli bozuk olan bir binanın ise günün birinde yıkılması kaçınılmazdır. 

 

Biz daha futbol oynanan zemini düzeltmede zorluk çekerken dünyanın en çok gelir elde eden ligi hala daha nasıl gelişebilirim diye düşünmekle meşgul. İngiltere Premier Lig, futbolun ekonomik olarak en güçlü yapısı olmasına rağmen, gelir eşitsizliğini azaltmanın yollarını arıyor. “Big Six” olarak adlandırılan Manchester United, City, Chelsea, Arsenal, Liverpool ve Tottenham dışındaki takımların gelirleri tarihsel olarak bu takımlara nazaran daha düşük seviyelerdedir. Premier Lig yönetimi ise rekabet dengesini hem korumak istiyor hem de ligdeki rekabeti arttırmak istiyor. Bu amaçla, son dönemde “salary cap” yani maaş sınırı sistemi gündeme geldi. Gelirleri yüksek kulüplerin sınırsız harcama yaparak rekabeti bozmasının önüne geçilmesi hedefleniyor. Bu da aslında Avrupa futbolunun geldiği bilinç düzeyini gösteriyor: Zengin kulüplerin daha zengin, küçüklerin ise daha yoksul olduğu bir sistem yerine, herkesin ayakta kalabildiği sürdürülebilir bir yapı arayışı var.

 

Türk futbolunun içinde bulunduğu durgunluk, sadece kulüplerin finansal disiplinsizliğiyle açıklanamaz. Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) artık sadece düzenleyici değil, yönlendirici bir rol üstlenmesi gerekiyor. La Liga veya Premier Lig’de federasyonlar gelir paylaşımı, marka yönetimi ve uluslararası pazarlama konularında aktif stratejiler yürütürken; Türkiye’de federasyon hâlâ temel denetim ve lisans süreçleriyle sınırlı bir rol oynuyor. Futbolun ekonomik olarak büyümesi için TFF’nin hem kulüpler arası gelir dengesini sağlaması hem de yabancı yatırımcılar için güvenli bir ortam yaratması gerekiyor. Aksi halde, Türk futbolu kendi iç pazarında sıkışmış bir sistem olarak kalmaya mahkûm.

 

TFF’nin Türk futbol ekosisteminde iki temel görevi vardır. Bunlardan ilki profesyonel futbol liglerini yönetmek ve düzenlemek bir diğeri ise Milli takım ve genç milli takımlarla ilgili sorumluluğu. Bu sebeple sadece Süper Lig değil Milli takım cephesini de ele almak gerek. Milli takım cephesinde ise tablo daha umut verici görünüyor. Türkiye, oyuncu kalitesi ve piyasa değeri açısından tarihinin en güçlü jenerasyonuna sahip. Ancak dikkat çeken nokta şu: Bu jenerasyonun büyük bölümü Almanya, Hollanda, Avusturya gibi Avrupa ülkelerinde yetişmiş futbolculardan oluşuyor. 

 

Bu durum, Türkiye’deki altyapı sisteminin ne kadar zayıf olduğunu da ortaya koyuyor. İspanya örneğinde ise tam tersi bir tablo var. Bugünkü İspanya Milli Takımı, yıllar önce oluşturulan genç takımların doğal bir devamı. O dönemki altyapı hocaları bugün A takımda görev alıyor, jenerasyon geçişi planlı bir biçimde gerçekleşiyor. Türkiye’de ise bu süreç tesadüflere bırakılmış durumda. Bu da aslında 80 milyonluk bir ülkede 20 yılda bir gelen jenerasyonlarla yetinememize sebep oluyor. Türkiye’nin futbolu çok sevdiği bir gerçek ama bu sevgi için gerekli emeklerin verilmediği de bir gerçek.

 

Avrupa futbolu gelir ve rekabeti yeniden tanımlarken, Türkiye hâlâ geçmişin yapısal hatalarının etkisinde. Sadece kulüplerin değil, federasyonun da çağın gerektirdiği şekilde yenilenmesi gerekiyor. Futbol artık sadece 90 dakikadan ibaret değil; marka yönetimi, finansal sürdürülebilirlik ve uluslararası vizyon gerektiren bir endüstri.

 

Türkiye, bu dönüşümü yakalayamadığı sürece, Avrupa futbolunun hem ekonomik hem sportif olarak uzağında kalmaya devam edecek.

 

 

futbolekonomihakkimizdabanner2

esitsizliktanitim

aksartbmmraporbanner

Yazarlarımızın Son Yazıları

Doç. Dr. Kutlu Merih
Doç. Dr. Kutlu Merih
Doç. Dr. Deniz Gökçe
Doç. Dr. Deniz Gökçe
Prof. Dr. Sebahattin Devecioğlu
Prof. Dr. Sebahattin Devecioğlu
Murat  Başaran
Murat Başaran
Mete İkiz
Mete İkiz
Hüseyin Özkök
Hüseyin Özkök
Ömer Gürsoy
Ömer Gürsoy
Neville Wells
Neville Wells
Kenan Başaran
Kenan Başaran
Prof. Dr. Ahmet Talimciler
Prof. Dr. Ahmet Talimciler
Prof. Dr. Lale Orta
Prof. Dr. Lale Orta
Müslüm Gülhan
Müslüm Gülhan
Tuğrul Akşar
Tuğrul Akşar
Av. Hüseyin Alpay Köse
Av. Hüseyin Alpay Köse
Doç. Dr. Recep Cengiz
Doç. Dr. Recep Cengiz
Dr. Ahmet Güvener
Dr. Ahmet Güvener
Av. Arman Özdemir
Av. Arman Özdemir
Dr. Tolga Genç
Dr. Tolga Genç
Tayfun Öneş
Tayfun Öneş
Dr. Bora Yargıç
Dr. Bora Yargıç
Alp Ulagay
Alp Ulagay
Dr. Sema Tuğçe Dikici
Dr. Sema Tuğçe Dikici
Prof. Dr. Fuat Tanhan
Prof. Dr. Fuat Tanhan
Prof. Dr. Turgay Biçer
Prof. Dr. Turgay Biçer
Av. Mustafa Batmaz
Av. Mustafa Batmaz

Kimler Sitede

Şu anda 1079 konuk çevrimiçi

İstatistikler

İçerik Tıklama Görünümü : 56591657

raporlaranas

kitaplar aksar

1

futbol ekonomi bulten

fesamlogobanner

ekosporlogo


Futbolun ekonomisi, mali, hukuksal ve yönetsel kısmına ilişkin varsa makalelerinizi bize gönderin, sizin imzanızla yayınlayalım.

Yazılarınızı info@futbolekonomi.com adresine gönderebilirsiniz. 

 

futbolekonomisosyal2

 

sosyal1