Maç Sonrası Futbol Proğramları ve Demeçler-İmgesel Gerilimden Yapisal Gerçeğe
x
Buradasınız >> Ana Sayfa HABERLER & MAKALELER Genel Prof. Dr. Fuat Tanhan Maç Sonrası Futbol Proğramları ve Demeçler-İmgesel Gerilimden Yapisal Gerçeğe

Maç Sonrası Futbol Proğramları ve Demeçler-İmgesel Gerilimden Yapisal Gerçeğe

6Ocak26 FT

Prof.Dr.Fuat Tanhan – 11 Ocak 2026 Maç sonrası futbol programları ve yöneticilerin demeçleri çağdaş bir futbol kültürünü anlamak için kritik bir inceleme alanı oluşturur.

 

Bu programlar, salt bir maç özeti veya teknik analiz sunmanın çok ötesine geçerek, toplumsal psikoloji, medya etkileşimi ve kolektif kimlik inşası gibi karmaşık dinamiklerin kesişim noktasında konumlanır. Bir taraftan izleyiciyi futbolun yapısal gerçekliklerinden uzaklaştıran, diğer taraftan da futbola dair tüm paydaşlar üzerinde psikolojik bir baskı alanı kuran bu format, futbolun sahne arkasındaki asıl mücadelesine dair ipuçları barındırır. Bu inceleme, söz konusu programların yarattığı yapay gerilimin, narsisistik doyum mekanizmalarının ve kolektif travmanın nasıl işlendiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Futbolun yalnızca oynandığı sahalarda değil, onu yorumladığımız ekranlarda da nasıl dönüştürüldüğünü ve bu dönüşümün futbola ve topluma etkilerini anlamak, ancak bu programların işleyiş mantığının derinlemesine çözümlenmesiyle mümkündür.

 

Ekranın Kurgusu: Gerilim, Tekrar ve “Mahkeme Salonu” Mantığı

 

Haftanın futbol karşılaşmalarının ele alındığı, kritiğinin yapıldığı maç sonrası programlar, medyanın bilgilendirme ve aydınlatma gibi temel işlevlerinden uzaklaşarak, birçok örnekte toplumsal bir kaçış mekanizması ve manipülasyon aracına dönüşür. Bu programlar, tıpkı travma yaşamış birinin terapide derin yaraları değil de sadece yüzeydeki belirtileri konuşması gibi, futbolun yapısal sorunlarını görmezden gelme eğilimi taşır. Toplumun dikkatini bitmiş bir maçın anlık pozisyonlarına ve tartışmalı kararlarına hapsederek yapay ve zehirli bir döngü yaratırlar.

 

Stadyumda veya ekrandan maçı izleyen taraftar, maçın ardından bu programların kurguladığı “yapay gerçekliğin” içine çekilir. Saatler boyunca aynı pozisyon ve aynı hakem kararı tartışılır; ekranda bir eski hakem “penaltı” derken diğeri “asla” diye ısrar eder. Aynı görüntü defalarca yinelenmesine rağmen uzlaşma üretilmez; tam tersine uzlaşmaz bir çatışma sahnesi kurulur. Buradaki amaç çoğu zaman nesnel analiz sunmak değil, izleyiciyi duygusal olarak bir taraf olmaya zorlayan ve reyting uğruna kurgulanan bir gerilim tiyatrosu sahnelemektir. Böylece program formatı futbolu teknik bir alandan çıkarır; stüdyoyu geriye dönük işleyen bir “mahkeme salonu”na çevirir: birileri suçlanmalı, birileri aklanmalı, birileri hedefe oturtulmalıdır. Ekran, yalnızca yorum yapılan bir platform olmaktan çıkar; futbol kamuoyunun duygusal yönelimlerinin şekillendiği bir güç alanına dönüşür.

 

Neden Bu Döngü Tutuyor? Kaçış, Aidiyet ve Kimlik Ekonomisi

 

Bu süreç, izleyiciyi derinlemesine manipüle eder; ancak izleyiciyi yalnızca pasif ve tamamen kandırılan bir kitle olarak konumlandırmak da eksik kalır. Taraftar, ertesi gün sosyal ortamlarında kendi takımının lehine olan “uzman” görüşünü bir silah gibi kullanarak tartışmayı sürdürür. Bu tartışma, bir yandan bireysel ve toplumsal gerçek sorunlardan uzaklaşmayı sağlayan bir “sosyal afyon” işlevi görebilirken, diğer yandan taraftarlık aidiyetinin yeniden üretildiği bir kimlik alanı da kurar. Pek çok izleyici bu programları sadece “inanarak” değil; kimi zaman bilinçli biçimde “eğlenmek”, sosyal bağ kurmak, tartışma malzemesi toplamak ya da takım kimliğini yeniden inşa etmek için de tüketir.

 

Bu nedenle programlarda üretilen söylem, ertesi gün gündelik hayatta dolaşıma girdiğinde yalnızca medya manipülasyonuna değil, taraftarlar arasında süren bir sembolik mücadeleye de dönüşür. Ne var ki bu aktif tüketim, döngünün zararlarını ortadan kaldırmak yerine onu güçlendirir: futbol gündemi yapısal sorunlardan kopar, gündelik gerilim ve kimlik ekonomisinin parçası haline gelir. Ekonomik belirsizlikler, sosyal hayal kırıklıkları ve biriken toplumsal gerilim, bu yapay çatışma alanında yönetilebilir ve paylaşılabilir bir forma sokulur; fakat bunun bedeli, asıl meselelerin sürekli ötelenmesi, bastırılması ve yoksayılması olur.

 

Psikodinamik Motor: Bastırma, Yansıtma, “Kötü Nesne” ve Otorite Performansı

 

Freud’un bastırma mekanizması burada açık biçimde işler: altyapı eksikliği, genç futbolcu yetiştirme sistemi, sportif eğitim ve finansal sürdürülebilirlik gibi kronik ve emek isteyen gerçek meseleler bilinçdışına itilirken, kolektif enerji ve öfke değiştirilemez bir geçmiş ana yansıtılır; bir penaltı kararına, verilmemiş bir faule, tek bir ofsayt çizgisine veya bir harekete, saniyelik bir karara… Böylece futbol sisteminin temel sorunlarını çözmek yerine onları kronikleştiren ve derinleştiren bir yönelim güçlenir. Eylem, anlamaktan dönüştürmekten ve iyileştirmekten uzaklaşır, içi boşalır. Nedenleri dikkate alınmayan, tek bir patolojik semptom üzerinden saatlerce döngüsel ve totolojik bir söylem geliştirilir.

 

Bu yıkıcı döngüyü besleyen ve birbirini var eden üç ana taraf vardır: reyting için yapay gerilim üreten medya kuruluşları; geçmiş statülerini mutlak bir otorite ve yargı aracına dönüştüren emekli futbolcu ve hakemler; ve gündelik hayatın travmatik yükünden kaçmak için bu suni çatışmaya sığınan izleyici kitlesi. Medya, emekli yıldız ve hakemleri birer “nihai karar”, “temyiz hakem” rolüne sokar; onlar da geçmişlerinin ağırlığını bugüne bir yargı kılıcı gibi savurarak narsisistik bir doyum elde edebilir. İzleyici ise içsel yaralarını ve çözülmesi zor gerçek sorunlarını bastırmak için bu kurgulanmış kavgada taraf olur, sahte ama güçlü bir aidiyet duygusuna tutunur. Bu ortaklık, çoğu zaman her şeyi çözümsüz ve pejoratif bir kültürün çarkına hapseder.

 

Bu noktada “kötü nesne” kavramı merkezi bir açıklama gücü kazanır. Psikanalizde ilk olarak Melanie Klein’ın nesne ilişkileri kuramında ortaya çıkan, Otto Kernberg tarafından özellikle borderline ve narsisistik yapılanmaları açıklamak üzere klinik merkez kazanan bu kavram; bireyin ya da grubun kabul edilemez öfkesini, başarısızlık duygusunu ve içsel çatışmalarını dışarıya yansıtıp belirli bir hedefe yüklemesini anlatır. İlkel bir savunma mekanizması olan “bölme” (splitting) ile bağlantılı olarak karmaşık gerçeklik “tam iyi” ve “tam kötü” diye ikiye ayrılır; tüm olumsuzluk dışarıdaki somut bir kişiye veya gruba aktarılır. Maç sonrası programlar, futbola dair sistemsel başarısızlıkların yarattığı kolektif hayal kırıklığını ve öfkeyi teknik direktöre, hakemlere ve futbolculara yükleyerek onları “kötü nesne”ye dönüştürür. Böylece taraftar ve medya, çözülmesi zor asıl sorunlarla yüzleşmek yerine enerjisini bu hedefler üzerinden boşaltır; hakem bir kararında, futbolcu bir hatasında tüm sistemin günah keçisi haline gelir. Başarısızlığın sorumluluk ve öfke “kötü nesneye” yönlendirilir. İzleyici rahatlar, medya reyting alır ve futbolun kronik sorunları sorgulanmak yerine derinleşerek sürer. Üstelik bu hedef gösterme, çoğu zaman aynı ekosistemin içinden gelen eski meslektaşlar tarafından güçlendirilir, pekiştirilir; hedef alınan kişiler, pozisyonlar yalnızca karar verici değil, toplumsal bir nefret odağına dönüşür. Libidinal ketlenme ve hayal kırıklığının yarattığı olumsuz duygu ve tepkiler, “kötü nesne”ne yöneltilerek boşaltılır.

 

Bu düzenin bir başka boyutu, yorumcu figürünün sahnede kurduğu otoritedir. Programlara çıkan eski futbolcu ve hakemlerin tutumu, Adler’in üstünlük çabası ve aşağılık duygusunun telafisi kavramlarıyla okunabilir: kendi geçmişlerindeki belirsizlikleri ve hataları bastırarak, mutlak bir otorite pozisyonuyla konuşabilirler. Kernberg’in “patolojik narsisizm” kavramı burada açıklayıcı olsa da, bunu doğrudan klinik bir etiket gibi değil; ekran formatının belirli narsisistik savunmaları ve üstünlük performansını daha görünür kılma eğilimi olarak düşünmek daha dengeli olur. Çünkü mesele her zaman “patoloji” değil; rolün gerektirdiği ekran diliyle prime-time çatışma formatının birleşmesidir. Yorumcu yalnızca analiz yapmaz; benliğini performe eder: otorite kurar, hüküm verir, kategorize eder, kimi zaman aşağılar. Bu dil reyting ekonomisini beslerken aynı zamanda kişisel üstünlük duygusunu da pekiştirebilir.

 

Bu geriye dönük “mahkeme” dili, futbolcunun performansını da tek boyutlu bir yargıya indirger. Oysa bir futbolcunun sahada gösterdiği performans salt bireysel yetenek meselesi değildir; o anki psikolojik durumundan takım içi dinamiklere, seyirci baskısından kişisel yaşamındaki etkenlere uzanan çok katmanlı bir psiko-sosyal olgudur. Maçı çevreleyen ekosistemi, anlık baskıları, fiziksel ve zihinsel yorgunluğu hesaba katmadan her şeyi yalnızca nihai sonuca indirgeyen söylem, “Şöyle yapmalıydı” gibi cümlelerle bağlamı siler; o anın kaosunu, belirsizliğini ve insani sınırları görmezden gelerek binlerce saatlik emeği ve saniyelik bir kararın ardındaki faktörleri hiçe sayan pejoratif bir küçümseme üretir. Bu yaklaşım hem ülke futbolunu aşağı çeken bir mekanizmayı besler hem de kaba, sert ve aşağılayıcı üslupla izleyici kültürünü zehirler.

 

İmgesel Dünya Nasıl Kuruluyor?

 

Toplumsal düzeyde biriken gerilimlerin futbolda nasıl açığa çıktığını anlamak için, Jung’un “kolektif bilinçdışı” kavramının işaret ettiği tarihsel ve duygusal birikime bakmak gerekir. Tribündeki taraftar, yalnızca o günkü maçı yaşamaz; tuttuğu takımın geçmişindeki başarısız sezonları, kritik maçlarda alınan yenilgileri, “kaçırılmış” şampiyonlukları ve kronik hayal kırıklıklarını da birlikte taşır. Bu birikim, her yeni kırılmayı eski yaraların üzerine ekleyerek deneyimi büyütür ve güncel yenilgiyi, tarih boyunca süren bir “haksızlık” ve “mağduriyet” hikâyesinin yeni halkası gibi yaşatır. Ekranda konuşan eski hakem için de benzer bir kişisel tarih söz konusudur: kendi kariyerinde yaptığı hatalar, tartışmalı kararlar, dışlanma ya da itibarsızlaşma anları çoğu zaman bilinçdışı biçimde bastırılır; böylece kişinin kendi kırılmalarını örtme ihtiyacı, yorumlarında daha katı, daha savunmacı ve cezalandırıcı bir dile dönüşebilir. Eski futbolcu açısından ise geçmişte kaçan fırsatlar, bireysel performans düşüşleri, sakatlıklar, büyük maçlarda yapılan hatalar ya da “olamadım” duygusuyla örülü bir biyografik hafıza devrededir; bu hafıza, anlatıya sinen öfkeyi ve küçümsemeyi besleyen içsel bir kaynak hâline gelir. Bu kişisel tarihler, Jung’un tarif ettiği kolektif bilinçdışı unsurlarla birleştiğinde, ekranda kolayca arketipsel figürler üretilir: “hain hakem”, “beceriksiz teknik direktör”, “vurdumduymaz futbolcu” gibi imgeler karmaşık gerçekliği basitleştirir, kaygıyı kısa vadede düzenler; fakat aynı zamanda günah keçisi mekanizmasını güçlendirerek futbol dilini zehirler. Psikodinamik düzeyde bu, kişinin kendi içindeki çatışmalı içerikleri tolere edemeyip onları “istenmeyen” olarak bastırması ve ardından dışarıya yansıtmasıyla ilerler: içerideki rahatsızlık, dışarıda bir “kötü nesne”ye yöneltilerek boşaltılır. Sonuçta spor programı, olması gereken gibi oyunu anlamaya yaklaştıran bir alan olmaktan çıkar; kişisel ve kolektif tarihin yarattığı kırılmaların, suçlama ve değersizleştirme üzerinden yeniden dolaşıma sokulduğu bir sahneye dönüşür.

 

Lacan’ın Gerçek (the Real), İmgesel (the Imaginary) ve Sembolik (the Symbolic) üçlüsü bu krizi haritalandırmak için kullanışlı bir çerçeve sunar. Bu bağlamda Gerçek, futbolun altyapı eksikliği, sistemsizlik ve uzun vadeli planlama yoksunluğu gibi çözülmemiş yapısal sorunlarıdır. İmgesel, ekranlarda yaratılan yapay dünyadır: kişisel çekişmeler, sansasyonel iddialar, duyumların gerçekmiş gibi sunulduğu ve izleyicinin duygusal olarak çekildiği dramadır. Sembolik ise futbolun yazılı kuralları, resmi düzenlemeleri ve lig yapısı gibi nesnel çerçevesidir. Sağlıklı bir futbol haberciliği, Sembolik alanı (kuralları ve verileri) bir araç olarak kullanıp toplumun gözünü Gerçeğe çevirmeli ve yapısal sorunları aydınlatmalıdır. Oysa tipik bir maç sonrası programı tersini yapar: Gerçeği görünmez kılar; Semboliki (örneğin bir kural tartışmasını) İmgeselin hizmetine sokar. Böylece kural yorumu, bir gerçeği araştırma aracı olmaktan çıkar; stüdyodaki kişisel çatışmayı besleyen ve “haklılığı” kimin daha yüksek sesle söylediğine indirgeyen bir gösteri unsuruna dönüşür.

 

Bu yapı, bilgi üretiminde de önemli bir kırılma yaratır. Gerçek haberciliğin temel işlevi bilgilendirmektir; ancak bilginin kaynağı belirleyicidir: duyum ile somut kanıt arasında derin bir uçurum vardır. Maç sonrası programlar sıklıkla bu ayrımı bulanıklaştırır; kulaktan dolma iddialar kanıtlanmış bilgi gibi sunulur. Bu, tıpkı travma yaşamış birinin asıl yarayı anlatmakta zorlanıp yüzeysel detaylarda takılıp kalmasına benzer: yapısal travmayı konuşmak yerine dikkatler sürekli bir futbolcunun tek hareketine veya bir hakemin saniyelik kararına kilitlenir; olay suni ve zarar verici bir dramaya dönüştürülür. Bu odak kayması, sorunu çözmek bir yana, onu besleyen ve toplumsal diyaloğu tahrip eden bir süreci pekiştirir.

 

Futbolun Gerçekliği: Takım Olmak, Bağlam ve Görünmez Dinamikler

 

Nitekim bugünün futbolu çok boyutlu bir bilim ve sanat alanıdır. Performans analizi, beslenme programları, antrenman bilimindeki ileri teknikler ve futbolcuların psikolojik motivasyonlarının veriye dayalı yönetimi gibi unsurlar artık oyunun vazgeçilmez gerçekleridir. Ancak futbol, salt veri ve bilimden ibaret değildir; aynı zamanda derin bir öznellik ve yaratım alanıdır. Her teknik direktörün bir ressamın paleti gibi kendine özgü bir futbol felsefesi ve hayal gücü vardır; bu felsefe her maçta yeni bir taktiksel forma bürünür. Bu noktada Gestalt psikolojisinin temel ilkesi devreye girer: bütün, parçaların toplamından fazladır. Sahaya çıkan on bir yetenekli yıldız tek tek ne kadar parlak olursa olsun, bir “takım” olmayı, yani bir bütün haline gelmeyi başaramadıkça istenen sonuca ulaşamaz. Belirleyici olan, yıldızların birbirleriyle kurduğu kimya; sahada ve soyunma odasında akan görünmez duygusal akım; kulübün tarihsel sürecinin yarattığı kolektif ruh halidir.

 

Paris Saint-Germain’in hikâyesi bu paradoksu somutlar: Kulüp yıllarca ülkesinde futbolu domine etmiş, kadrosunu yıldızlarla sürekli güçlendirmiş, ancak en büyük hedefi olan Şampiyonlar Ligi zaferini bir türlü elde edememiştir. Kupayı nihayet kaldırdıkları sezonda kadronun “kağıt üzerinde” önceki göz kamaştıran kadrolardan daha güçlü olmaması; hatta daha az tanınan, kariyerinin başında veya başka kulüplerde zorlanmış, başarısız olmuş oyuncuları içermesi, futbolun “takım olma” boyutunun belirleyiciliğini gösterir. Başarıyı getiren şey, yıldız oyuncuların yeteneklerini yok saymak değil; tam tersine, o yeteneklerin sahaya tam kapasiteyle yansıyabildiği bir “takım ruhu” oluşturabilmektir. Takım olamayan bir yapı içinde en güçlü oyuncu bile kendini ortaya koyamaz; potansiyelini performansa çeviremez ve takıma sunabileceği katkıyı veremez. Bu nedenle kazandıran şey, bireysel yeteneklerin birbirini gölgelediği bir toplam değil; ortak hedef, güven ve aidiyet duygusu içinde kenetlenen bir kolektif işleyiştir. Psikolojik açıdan bu, grubun üyelerine “güvenli bir alan” sağlayarak rol paylaşımını netleştirmesi ve performansı sürdürülebilir kılmasıyla ilgilidir. Dolayısıyla başarı yalnızca teknik direktörün planına değil, o planı mümkün kılan kolektif bilince ve takımın ortak psikolojisine de aittir. 

 

İşte bu nedenle maç sonrası programlarında saatlerce sadece teknik direktör hatalarını saymak, hakem kararlarını didik didik etmek ve skora bakarak her şeyi “başarısızlık” diye damgalamak, futbolu anlamak bir yana onu zehirli bir söylemin içine hapseder. Bu yaklaşım, PSG örneğinde görünür olduğu gibi “takım olma”nın incelikli ve görünmez dinamiklerini göz ardı eder; teknik direktörün futbol anlayışını ve inşa ettiği yapıyı değil, yalnızca skor tablosunu öne çıkarır. Böylece seyirci karmaşık sportif gerçekliği basit bir suçlu arayışına indirgeyen “kötü nesne” gözlüğünü takar; futbola dair diyalog giderek daha zehirli hale gelir. Dahası, oynanan her maç artık tarihsel bir unsura dönüşür; her maçın analizi, içinde geçtiği sosyal, psikolojik, ekonomik, kültürel ve politik bağlam dikkate alınmadan eksik ve yanıltıcı kalır. Özellikle programlarda konuşan eski hakem ya da eski futbolcuların sıkça tekrarladığı “bizim zamanımızda böyle değildi” türü hüküm veren ve indirgemeci anakronik dil, bugünün bağlamını yok sayarak oyunun dönüşen bilimsel gerçekliğini gölgeler. Bu söylem, futbolcunun hem kendi içinde taşıdığı kaygı, yetersizlik korkusu, kimlik ve değer duygusunu performansa bağlama gibi içsel baskılarla hem de rekabet, beklenti, belirsizlik ve sonuç odaklılık gibi dışsal baskılarla kuşatılmış çok katmanlı psikolojik yükünü ve bunun takım ruhunu belirleyen güven, aidiyet, rol paylaşımı, iletişim ile kolektif dayanıklılık üzerinde yaratabileceği etkileri arka plana iter.

 

Yapıcı Bir Çıkış: Terapötik ve Öğretici Bir Spor Medyası Mümkün

 

Nihayetinde maç sonrası futbol programları yalnızca bir televizyon formatı olmanın ötesinde, futbolun tüm paydaşlarını kuşatan ve birbirini besleyen yıkıcı bir sisteme dönüşebilir. Futbolcular açısından bu programlar, kronik bir kaygı ve kamusal linç korkusu kaynağına dönüşür; yaratıcılığı ve risk alma cesaretini öldürür, oyuncuyu güvenli ama sıradan olana iter. Seyirci-taraftar nezdinde ise bu programlar, Fromm’un “sahip olmak ya da olmak” ayrımında futbolu dönüştürür: futbol, “olma”nın (zevk, deneyim, estetik takdir) değil, “sahip olma”nın (kazanma, yargılama, aşağılama) nesnesi haline gelir.

 

En tepede ise futbol yönetimi, Jung’un “gölge” kavramıyla açıklanabilecek bir savunma düzeni kurar: Kendi sorumluluğunda olan yapısal eksikleri -altyapı yetersizliği, uzun vadeli plan yokluğu, kurumsal sürdürülebilirlik sorunları- kabul edip onlarla yüzleşmek yerine, bu rahatsız edici gerçekliği bilinçdışına iter. Tam da bu yüzleşmeden kaçınma hali, yönetimi kamuoyuyla ilişkiyi “sonuç” üzerinden kurmaya iter ve medyada dolaşıma sokulan dili belirleyen ana eksene dönüşür. Nitekim maç sonu kameraların karşısına geçen yönetici, yenilgiyi oyun planı, kadro mühendisliği ya da kurumsal hazırlık üzerinden tartışmak yerine, tartışmayı hızla “hakem maçı katletti” gibi bir cümleye sıkıştırarak hem sorumluluğu dışsallaştırır hem de gündemi anında yeniden çerçeveler. Böylece yönetim, medya aracılığıyla skor odaklılığı ve “hata avcılığı”nı merkezî bir anlatı hâline getirir; hatayı insanî bir öğrenme alanı olmaktan çıkarıp cezalandırılacak bir kusur gibi sunan analiz dili, yalnızca bir yorum biçimi değil, sorumluluğu yer değiştiren pratik bir savunma perdesi işlevi görür. Bu mekanizma sayesinde başarısızlığın kaynağı yönetim katında sorgulanmak yerine dışarıdaki günah keçilerine -hakeme, teknik direktöre, futbolcuya- yansıtılır; öfke kontrollü biçimde yönlendirilir ve kısa vadeli kararlar “zorunluluk” gibi sunularak meşrulaştırılır. Sonuçta meşruiyet ve enerji anlık sonuçlara endekslenir; her kriz, uzun vadeli vizyon üretmek için bir fırsat olmaktan çıkar ve yapısal vizyon kaybını daha da derinleştiren bir döngüye dönüşür. 

 

Bu yüzden spor medyasının asıl sorumluluğu, kısır döngüyü kıracak yapıcı bir rol üstlenmektir. Çözümün önemli bir ayağı, maç öncesi programların yapısal olarak öncelenmesinde yatar. Maç öncesi analiz, tahmin üretmekten ziyade taktiksel ve istatistiksel okuma üzerinden oyunu anlamayı teşvik eder; aynı zamanda maç sonrası “sonuç üzerinden ahkâm kesme” pratiğinin sınırlarını görünür kılar. Oynanmış bir maçın yapıcı değerlendirmesi, işleyen ve işlemeyen taktiksel noktaları anlamaya odaklanmalıdır. Sürekli “o oyuncuyu oynatmamalıydın”, “hakem maçı katletti”, “niye o oyuncuyu zamanında değiştirmedin” demek; hem hakemi hedef göstermek hem de teknik ekibin emeğine indirgemeci biçimde yaklaşmaktır.

 

Terapötik ve yapıcı bir alternatif mümkündür; hatta bir spor programının gerçek işlevi de budur: iyileştirmek, aydınlatmak, geliştirmek, dönüştürmek. Bu; maç öncesi analizleri güçlendirmeyi, yapısal sorunları sürekli gündemde tutmayı, uzun vadeli perspektifle süreci değerlendirmeyi, duyum yerine veriye, kişisel yorum yerine nesnel analize dayanmayı ve en önemlisi tüm paydaşların emeğine saygı duyan bir üslubu benimsemeyi gerektirir. Sağlıklı bir futbol ekosistemi, ancak onu besleyen medya dili de sağlıklı olduğunda var olabilir. Fromm’un işaret ettiği gibi sevgi ve üretkenlik sağlıklı varoluşun temelidir; futbolu sevgiyle, saygıyla ve üretken bir bakışla ele alan bir medya dili, travmatize olmuş bu kültürün iyileşmesi için atılacak ilk ve en gerekli adımdır.

                    linkedin-logo Paylaş                        Flipboard -logo Paylaş

Bu İçerik  22  Defa Okunmuştur
 

futbolekonomihakkimizdabanner2

esitsizliktanitim

aksartbmmraporbanner

Yazarlarımızın Son Yazıları

Doç. Dr. Kutlu Merih
Doç. Dr. Kutlu Merih
Doç. Dr. Deniz Gökçe
Doç. Dr. Deniz Gökçe
Prof. Dr. Sebahattin Devecioğlu
Prof. Dr. Sebahattin Devecioğlu
Murat  Başaran
Murat Başaran
Mete İkiz
Mete İkiz
Hüseyin Özkök
Hüseyin Özkök
Ömer Gürsoy
Ömer Gürsoy
Neville Wells
Neville Wells
Kenan Başaran
Kenan Başaran
Prof. Dr. Ahmet Talimciler
Prof. Dr. Ahmet Talimciler
Prof. Dr. Lale Orta
Prof. Dr. Lale Orta
Müslüm Gülhan
Müslüm Gülhan
Tuğrul Akşar
Tuğrul Akşar
Av. Hüseyin Alpay Köse
Av. Hüseyin Alpay Köse
Doç. Dr. Recep Cengiz
Doç. Dr. Recep Cengiz
Dr. Ahmet Güvener
Dr. Ahmet Güvener
Av. Arman Özdemir
Av. Arman Özdemir
Dr. Tolga Genç
Dr. Tolga Genç
Tayfun Öneş
Tayfun Öneş
Dr. Bora Yargıç
Dr. Bora Yargıç
Alp Ulagay
Alp Ulagay
Dr. Sema Tuğçe Dikici
Dr. Sema Tuğçe Dikici
Prof. Dr. Fuat Tanhan
Prof. Dr. Fuat Tanhan
Prof. Dr. Turgay Biçer
Prof. Dr. Turgay Biçer

Kimler Sitede

Şu anda 1022 konuk çevrimiçi

İstatistikler

İçerik Tıklama Görünümü : 55655543

raporlaranas

kitaplar aksar

1

futbol ekonomi bulten

fesamlogobanner

ekosporlogo


Futbolun ekonomisi, mali, hukuksal ve yönetsel kısmına ilişkin varsa makalelerinizi bize gönderin, sizin imzanızla yayınlayalım.

Yazılarınızı info@futbolekonomi.com adresine gönderebilirsiniz. 

 

futbolekonomisosyal2

 

sosyal1