Birleşik Krallık Büyükelçiliği Ankara Rezidansı’nda Tenisle Kurulan Köprü
Ömer Gürsoy- 18 Şubat 2026 Ankara’da şubat akşamları erken kararıyor. Ancak dün gece Birleşik Krallık rezidansının ışıkları, sıradan bir diplomatik resepsiyondan fazlası için yanıyordu. Bu kez davetliler resmi bir görüşmeye değil, Türkiye tenis tarihini anlatan bir film ve kitabın lansmanına katılmak üzere bir araya gelmişti.
Yetenek Var, Destek Yok: Anadolu’nun Tenis Gerçeği
Ömer Gürsoy- 1 Şubat 2026 Türkiye’de tenis hâlâ birkaç büyük şehrin sınırları içinde dönüp duruyor. Kortlar, turnuvalar, antrenörler, yatırımlar… Hep aynı merkezlerde.
Bu Bir Ergin Ataman Meselesi Değil, Bu Bir Değerler Meselesidir
Ömer Gürsoy - 23 Ocak 2026
Sessizlik de Bir Taraftır
Daha 40 gün önce bu sütunlarda altını çizmiştik:
Bu mesele ne tek bir maçla sınırlı ne de bir teknik direktörün kişisel problemi. Bu, sporun içine düştüğü değer erozyonunun açık bir göstergesidir.
Maccabi Tel Aviv maçı öncesi başlayıp maç boyunca devam eden küfürler, artık “tribün gerilimi” ya da “atmosfer” diyerek geçiştirilemez. Bu yaşananlar, uluslararası basketbol adına utanç verici bir tablodur. Daha da utanç verici olan ise bu tablo karşısında sergilenen derin sessizliktir.
Herkes Duydu, Kimse Duymadı
Ergin Ataman’ın net ifadesiyle;
“Ne hakemler ne de EuroLeague yönetimi bu küfürleri duydu.”
Aslında herkes duydu. Ama kimse duymak istemedi.
Hakemler oyunu oynatmayı tercih etti, EuroLeague yönetimi konfor alanından çıkmadı. Çünkü mesele bir Türk koç olunca, değerler bir anda askıya alınabiliyor. İşte asıl problem tam olarak burada başlıyor.
Sessizlik masum değildir. Sessizlik, yapılan çirkinliğe ortak olmaktır.
Ergin Ataman Kimdir?
Bir hatırlatma yapmakta fayda var.
Ergin Ataman sadece Panathinaikos’un koçu değildir.
Ergin Ataman, Türkiye’yi Avrupa ikincisi yapmış milli takım koçudur.
Ergin Ataman, son 20 yılda Avrupa basketboluna damga vurmuş, kupalar kazanmış, oyun anlayışı ve duruşuyla iz bırakmış bir basketbol adamıdır.
Bugün Avrupa basketbolu konuşuluyorsa, Ergin Ataman bu hikâyenin en önemli aktörlerinden biridir. Böyle bir isme edilen küfür, sadece şahsına değil; emeğe, başarıya ve bir ülkenin spor kültürüne yöneliktir.
Uluslararası Arena mı, Çifte Standart Sahnesi mi?
Söz konusu “değerler” olduğunda Avrupa spor organizasyonları nutuk atmayı çok sever. Fair-play, saygı, eşitlik…
Ama iş uygulamaya gelince bu kavramlar hızla buharlaşıyor.
Aynı olay başka bir ülkede, başka bir isim için yaşansaydı sonuçlar farklı olur muydu?
Bu sorunun cevabını herkes biliyor.
Uluslararası arena dediğimiz yer, bugün çifte standartların en rahat dolaştığı alana dönüşmüş durumda.
Bu İş Skorla Ölçülmez
Spor sadece kazanmak değildir.
Spor sadece kupa kaldırmak değildir.
Spor, duruş sergilemektir.
Spor, yanlışın karşısında susmamaktır.
Spor, değerleri koruyabilmektir.
Eğer bunlar yoksa; geriye sadece kirlenmiş tribünler, suskun yöneticiler ve içi boş organizasyonlar kalır.
Son Söz
Bir kez daha, net ve yüksek sesle söyleyelim:
Bu bir Ergin Ataman meselesi değildir.
Bu, uluslararası arenada yerle bir edilen değerlerin meselesidir.
Ömer Gürsoy - 21 Ocak 2026 Bazı sporcular kazanır.
Bazıları tarih yazar.
Bazıları da kazandıkça bir ülkenin ruh hâlini değiştirir.
Zeynep Sönmez, şu sıralar üçüncü gruba hızla yükseliyor.
Avustralya Açık’ta elemeden geldiği turnuvada önce ikinci tura, şimdi de üçüncü tura yükseldi. Bu sadece bir tur atlama hikâyesi değil; bu, Türk tenis tarihine atılmış bir imza daha.
Daha birkaç gün önce “Zeynep tarih yazıyor” demiştik. O gün ikinci turdaydı.
Bugün artık başlığı güncellemek gerekiyor:
Zeynep tarih yazmaya devam ediyor.
Keşke bu maçları, Wimbledon’da olduğu gibi, şifreli kanallarda değil de TRT ekranlarında izleyebilseydik.
Çünkü bu toplumun sporla kurduğu bağın hafızası güçlüdür. Yıllar önce insanlar Muhammed Ali’nin maçlarını izlemek için gecenin bir yarısı uyanırdı. O geceler sadece boks izlenmezdi; bir ülke ortak bir heyecanın etrafında buluşurdu.
Zeynep’in maçları da tam olarak bunu yapıyor.
Sadece tenis severleri değil, “Bizden biri dünya sahnesinde” diyen herkesi ekran başına çekiyor.
Geçmişte, Wimbledon’da üçüncü tur oynadığında yazdığım bir yazıda, biraz tebessümle ama oldukça ciddi bir cümle kurmuştum:
“Zeynep bir gün bu ülkenin mutluluk bakanı olabilir.”
Bugün dönüp baktığımda o cümlenin bir benzetmeden çıkıp toplumsal bir karşılığa dönüştüğünü görüyorum.
Çünkü Zeynep Sönmez’in başarısı bir anda ortaya çıkmadı.
Bu hikâyenin bir de arka planı var.
İki yıl önce Zeynep’in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kabul edilmesiyle başlayan süreç, aslında önemli bir eşikti. Ardından Türk Hava Yolları’nın uzun süreli sponsorluk anlaşması geldi. Bu sadece bir sponsorluk değildi; bu, tam anlamıyla profesyonel bir ekip, planlama ve vizyon demekti.
Zeynep zaten uzun süredir Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın Olimpik Havuzu içindeydi. Yani yetenek görülmüş, sistemin içine alınmıştı.
THY’nin “uluslararası rekabette öncü olma” vizyonu da bu yapıyla örtüşünce, adım adım bugün gördüğümüz tablo ortaya çıktı.
THY’nin yıllardır daha uzağa, daha yükseğe, daha rekabetçi anlayışıyla dünya sahnesinde attığı cesur adımlar, sanki Zeynep Sönmez’in kariyerine de yansımış gibiydi; her turnuvada sınırlarını biraz daha zorlayan, yerel başarıyla yetinmeyip küresel rekabeti hedefleyen bir tenisçi profili ortaya çıktı.
THY’nin uluslararası rekabette öncü olma vizyonu, Zeynep’in korttaki yürüyüşüne adeta sirayet etti; artık hedef sadece katılmak değil, dünya sahnesinde kalıcı olmaktı.
Ve işte sonuç:
Wimbledon üçüncü turu…
Avustralya Açık üçüncü turu…
Artan ilgi…
Artan sempati…
Artan umut…
Üstelik sadece kazandığı maçlarla değil; Melbourne’de sıcaktan fenalaşan top toplayıcıya ilk koşanlardan biri olmasıyla, sportmenliğiyle, sakinliğiyle…
Belki resmî bir bakanlık yok.
Ama belli ki Zeynep Sönmez, kazandıkça bu ülkeye mutluluk dağıtan özel bir görevde.