Tuncer Özgür Kılıç- 14 Mayıs 2020 Serbest piyasanın devamlılığını sağlayan olmazsa olmaz unsurlarından biri rekabettir.
Bu rekabet hali içerisinde piyasa aktörleri birbirlerini geçmeye çalışarak tekel haline gelmeye çalışırlar. Rekabetin doğal halinde kazanan her şeyi alır ve tekel haline gelir.
Bu sebeple regülasyonlar ve rekabet hukuku ile birlikte bu durum dizginlenmeye çalışılır. Ancak şu bir gerçek ki her aktörün doğal amacı piyasada tek olmaktır.
Spor endüstrisinin 2000’lerden sonra geçirdiği endüstriyelleşme ve sporun kendi amatör hatta profesyonel doğasından uzaklaşarak bir sektör haline gelmesinden sonra serbest piyasa kuralları da spora riayet etmeye başladı. Bu bağlamda Avrupa Birliği nezdinde çeşitli anlaşmalar ve kararlar ile bu durum düzenlenmeye çalışıldı. Sporun kendine has özelliği bu noktada da kendini gösterdi.
Diğer sektörlerde aktörlerin tekel haline gelerek piyasanın kontrolünü ele geçirme eğilimi sporun kendine has yapısında kendine yer bulamazdı çünkü her şeyden önce spor müsabakasının gerçekleşmesi için en az iki aktör gerekiyor bunun yanında sürdürülebilir bir spor yapısı için de birden fazla kulübün (onlarca hatta yüzlerce) bir spor yapılanması oluşturması gerekiyordu. Günümüzde bu yapı iki farklı yapılanma şeklinde ABD ve Avrupa sistemi olarak karşımıza çıkmakta. Bu kurulan yapıların yanında doğru yönetim sergileyen ülkeler spor piyasasının kendine has özelliğini kavramış ve bu piyasada tekelleşmenin özüne aykırı bir durum olduğunu bilerek hareket etmektedirler.
Son dönemlerde bu durumu açıklayan çok güzel bir örnekler ortaya konuyor. Pandemi sebebiyle liglerin oynanamadığı dönemde, Almanya’da ve İngilitere’de mali durumu iyi olan kulüplerce alt sıralardaki ve alt liglerdeki kulüplere yardım yapılarak spor ekosisteminin devamlılığı sağlanmaya çalışılmıştır. Almanya’da, federasyonun aldığı önlemlerin yanı sıra Bayern Münih, Borussia Dortmund, Leipzig ve Bayer Leverkusen kulüplerinin dayanışma eylemi kapsamında toplam 20 milyon avro yardımda bulunacakları ifade edildi.
Tarihsel olarak belli kulüplerin rekabette öne çıkması ve sporun başat aktörleri olarak bir lokomotif görevi görmeleri son derece doğaldır, kaldı ki şu an için Avrupa futbol piyasasındaki önemli sorunlardan biri de bu rekabetin bozularak önde gelen kulüplerin diğerleriyle farkı çok açmasıdır ve bunu kontrol altına almak için UEFA tarafından FFP gibi çeşitli düzenlemeler yürürlüğe konmaktadır.
Ancak Türkiye spor piyasasındaki rekabet anlayışına bakıldığı zaman tam anlamıyla yıkıcı bir rekabet anlayışının hüküm sürdüğünü görebiliriz. Maalesef Türk futbol piyasasında şampiyonlukların ve gelirlerin sıkıştığı bir durumun oluşması rekabeti kötü etkilemekte, homojenlik sağlanamamaktadır. Bunun yanında Türk futbolu özelinde mali olarak büyük bir krizin eşiğinde olan kulüpler için gelirin önemli bir kısmını oluşturan Şampiyonlar Ligi gelirleri ise bu ortamı daha da kızıştırıyor. Kendi gelirlerini oluşturmak konusunda çağa ayak uyduramayıp sporun sektörleşmesinde oldukça geri kalan Türk kulüpleri, yaptıkları orantısız harcamaların telafisi olarak bu Şampiyonlar Ligi gelirini görmekte ve bu amaç uğruna tabiri caizse adeta birbirlerini yemektedirler. Adeta bir davranışsal psikoloji deneyi edasındaki bu ortamda Türk futbolu aktörleri bu ödüle ulaşmak için Machiavellist bir anlayışla hareket etmektedirler.
Bu gelir sıkışıklığının yarattığı ortamda kulüpler, endüstriyelleşen futbola ve yeni piyasa düzenine ayak uyduramayarak halen amatör yaklaşımlarla bir yönetim anlayışı sergilemektedirler. Dünya spor sektörü deneyimleri açıkça ortaya koymuştur ki tek başına kulübün başarılı olabilmesi, içinde bulunduğu çevrenin ve piyasanın sağlıklı bir yapıda olmasına ve başarısına bağlıdır. Bu geleneksel rekabet anlayışından farklı, spora özgü bir rekabet anlayışını ortaya koymaktadır. Türk spor yöneticilerinin de zaman zaman bu yönde yaptığı açıklamalar olsa da uygulamada buna yaklaşan olmamıştır. Çoğu söylem ve uygulama birlikteliği kırıcı ve aktörleri yalnızlaştıran veya gruplaştıran niteliktedirler. Bunun sonucunda kısa vadeli programlar ile kendi piyasa düzeni içerisinde ilk sıraya yerleşerek bunu kendi taraftarlarına ve paydaşlarına başarı olarak göstermek amacı taşımaktadır. Ancak bu durumun gerçek bir başarı olmadığı yalnızca belli bir grubun içerisinde birinci olduğunu özellikle son yıllarda dışarıda alınan sonuçlar göstermiştir.
Bu durum ve sağlıklı bir ortamın sağlanması kulüplerin bireysel olarak gerçekleştirebileceği bir şey olmadığı için de çözülmesi zor bir denklem ortaya çıkıyor. Bu birlikteliği sağlamak bakımından önemli bir rol teşkil eden Kulüpler Birliği’nin ise kurulduğu günden itibaren bir birlik olarak hareket edemediği ve sürekli olarak içinde bulunanlar tarafından herhangi bir sebeple protesto edilerek adeta bir mesaj verme platformuna dönüşerek işlevsizleştiği ortadadır.
Sonuç olarak, Türk futbolu içinde bulunduğu krizden kurtulmak için sporun kendine has rekabet yapısını özümsemelidir. Yerelde yapılan şampiyonaların gerçek anlamda bir başarı kriteri olabilmesi için spor piyasasında yer alan aktörler birbirlerini destekleyecek, çağın gereklerine uygun bir rekabet ortamı kurmaları gerekmektedir. Bu sayede bir parçası olduğu endüstriyelleşen Avrupa futbol piyasasına adapte olarak gerçekten bir yarışmacı kimlik ortaya koymasını sağlayacak donanıma sahip olacaktır. Yoksa her şey için çok geç olacaktır.{jcomments on}