Kaan Polat Cüreklibatır- 6 Şubat 2021Soğuk, karlı bir İstanbul sabahında, stat önünde heyecanlı maç kalabalığı...Ben daha onyedisinde futbol tutkunu bir çocuk, duvar kenarında ip gibi uzayan insanların arasında, elimde Galatasaray - Werder Bremen Avrupa bileti, stada girmeyi bekliyorum.
Gişe kapılarından, insanlar, içeri ağır ağır akıyor. Havayı soludukça sağa sola, buhardan tezahürat harflerini bırakıyorlar. Re Re Re, Ra Ra Ra, Galatasaray Galatasaray Cim Bom Bom...
Sahayı kar adeta teslim alıyor. Buna rağmen, futbolcular istekli ve hareketli; teknikten çok fiziksel özelliklerini yansıtıyorlar.
Son saniyeler tuhaf bir şey oluyor ve top kale çizgisinin üzerinde çamura saplanıyor. Galatasaraylı oyuncu topu ıskalıyor ve maç berabere bitiyor.
Çok üzülüyorum. Oysa atacağımız bir golün tatlı düşüne dalıyor, yaşamadığım bir mutluluğu büyütüyor gibiydim. ''Acaba o maçta, ''saha zemini' düzgün olsaydı, yarım metre mesafeden o topu içeri yuvarlayabilir miydik? Benim gibi, maçı statta izleyen taraftar da, mutlaka bu duyguya kapılmıştır.
90'lı yıllar bir tarafa, bugün de cevabı verilemeyen ne çok soru var.
Modern statların yeşil zeminleri serildikten üç beş ay sonra neden bozuluyor?
Çimlerin adeta patates tarlasına dönmesi nedir? Futbolcu sağlığı neden riske atılır?
Türkiye Futbol Federasyonu, ocak toplantısında, ciddi tedbirler alacağını ve yaptırımlar uygulayacağını duyurdu. Eğer yaptırımlar uygulanırsa, kulüpler ne tür cezalarla karşı karşıya kalacaklar, saha kapama mı, yoksa başka bir ilde oynama mı? Kulüplerin çıkarları açısından bakılırsa, acaba...
Dibini kurcaladığım zaman görüyorum ki, 'çim sorunu' bakım, sulama gibi teknik bir ihmalden öte; ülkemizin sanayileşemediğini ve futbolumuzun sosyal, ekonomik ve kültürel yapılarında yabancılaşmalara ve taklitlere neden olduğunu görüyorum.
Sanayileşme ile gelişen insan ve şehirler
18. yüzyıl İngiltere'de başlayan sonra sonrasında Avrupa ve Amerika'ya yayılan Sanayi Devrimi'yle, futbol aynı dönemde gelişmeye başlıyor. Çok ilginçtir, İngiltere'nin en ünlü takımları Manchester United ve Arsenal gibi takımlar aslında fabrika takımları. Manchester'da dokuma fabrikaları, Arsenal'de gemi tersaneleri var. O fabrikalardan ve tersanelerden birtakım futbol takımları oluşturuyorlar. Bu fabrika takımları, fabrikanın getirdiği disiplin ve düzen içerisinde, futbol oynamayı öğreniyor. Son derece disiplin gerektiren bir düzende, bir ekip çalışması ve takım oyunu geliştiriyorlar. Bu düzeni yavaş yavaş yaşam düzenlerine ve üstyapılarına aktarıyorlar. Bu gelişmeyle birlikte günümüz modern insan ve modern şehirlerin temelleri atılıyor.
Yabancılaşıyoruz, no problem!
18. yüzyılda Batı'da Sanayi Devrimi'nin ilk evresi yaşanırken, Osmanlı İmparatorluğu bu büyük dönüşümün sonuçlarını tesis etmekte yetersiz kalıyor. Batı'yı çağdaş ve uygar yapan, ekonomik esasları bir tarafa bırakıp, daha çok onların kültür kurumlarını içlerine nakletmeye çalışıyor.
Sonuç tartışmaya yer vermeyecek kadar net ve kesin. Bugün biz hala sanayileşmeye çalışan bir toplumuz. Eğer batı uygarlığının temelini oluşturan ekonomik ögeleri esas alabilirsek, bir türlü istikrara kavuşturamadığımız futbolun asıl kökenindeki büyük aksamaları da ortadan kaldırabiliriz.
Gelişmeyi sadece kültürel alanda almak sadece bir üstyapı kurumları çerçevesinde ele almak, bizi sadece bir takım yabancılaşmalara ve bunalımlara götürüyor.
Sonuçta iş Avrupalı gibi olmak, Avrupalı gibi statlar yapmak, onların kullandığı çim tohumlarını (hibrit) kullanmaya dönüyor. Ulusal çözüm diye başka ülkelerin kendi ürettikleri çözüm reçeteleri savunuluyor. Kendi spor kültürümüze özgü reçeteleri yaratmaya yönelemiyoruz.
O zaman ne oluyor? Ulusallık olayı, tabanı farklı toplumlara benzemeye, onların üstyapısal kurumlarını alıp, kendi içimize aynen aktarıp batılılaştığımızı zannetmeye dönüşüyor. Bu farkı açık seçik kavramadıkça doğru çözümü bulamayız.
Akıl, Yöntem, Sentez
Demiştim ki, ulusal çözümler arama yerine, hazır çözümleri aktarma hastalığımız var. 'Avrupalı en iyisini yapar.' Akıl ve yöntem onlardadır. En iyi statları yapar, en iyi çimi kullanırlar.
Bizse kendimize güvenmeyiz. O yüzden onların yaptığı her şeyi doğru kabul eder ve içimize uygularız. Uygulamayı da son derece yanlış yaparız.
Halbuki onlar, kendi ülke şartlarına uygun; iklim koşullarını dikkate alarak, mimari yapılarına uyumlu, insanına değer veren ve gelişimine destek olacak canlı yapılar inşa ederler.
Çağdaşlaşmak böyle olur. Stadı kimin yaptığının önemi yoktur, ülkesinin yararına, insanının gelişimine getireceği kazanımdır çağdaşlaşma. Çimi de canlı bir varlıktır, insanı gibi,tabiatına duyarlıdır, özen gösterir.
Statları yeniden yapıyoruz ama o kadar!
Son 10 yılda yapılmış 31 stadyuma, 1.9 milyar harcamışız.
Bu statların kaçı ülke koşullarına uygun, kendi bölge ve yöresinin iklim şartlarına göre inşa edildi? Yağmur, kar, rüzgar, sıcaklık, don ve nem gibi hava olayları hesaba katıldı? Drenaj sistemleri yeterli mi? Stat kapasiteleri neye göre belirlendi? Mimari yapısı kültürümüzle uyumlu mu? Futbol dışında etkinlikler yapılabilir mi?
2002 – 2017 YILLAR ARASINDA YAPILAN BÜYÜK STADYUMLAR
Sonuç
Bir yöntemimiz olmadığı için senteze ulaşamıyoruz ve 'taklit'le idare ediyoruz. Stadyumu idare et, çimi idare et...
Önce o 'taklit'ten çıkmasını bilmemiz gerek. Bunun içinde önce kendimizi tanımalıyız. Sonra yöntemi bulup, senteze ulaşabiliriz.
Bu kolay mı? Şüphesiz ki değil. Ancak, bizde bu potansiyel var ve biz bunu başarabiliriz.{jcomments on}